visit online pharmacy and buy norvasc online, after that buy cheap wellbutrin online no prescription, and cheapest valtrex no prescription. Get your discount in pharmacy when buy arimidex online, and buy lasix without prescription. Make sure your are secure when you buy neurontin online without prescription, and buying cheap retin-a no prescription online. Best place to order flagyl online without prescription, and order cheap zovirax online no prescription, and order cheap zovirax no prescription. Go to the best pharmacy online to buy baclofen online, and purchase clomid online with no prescription, and buy diflucan without a prescription online, and purchase with no prescription premarin 15 mg online. Get a discount when buy doxycycline online no prescription, and buy cheap acyclovir online no prescription

Paris’te bir mikro “Ehlikeyif Yollarda”

Kategori: Marduk 2012 — Metin - 4:14 pm - Perşembe, 07 Eki 2010

1
Sevme, içme ve tembellik dışında,
Tembellik edelim her şeyde…
Doris Lessing

Esasında amacımız Fikret ile birlikte, Gökçe’yi de alarak bir Balkanlar turu yapmaktı. Enfes bir mini “Ehlikeyif Yollarda” olacaktı. Olmadı. Fikret’in vizesi için yeni pasaporta ihtiyacı vardı, yetişmedi. Ben daha önce Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk ve Hırvatistan’ı gördüm. Hepsi rakısever, ehlikeyif, insan sever, enfes yerler. Hatta Makedonya’da kahvaltıda bi’ tek rakı içiyorlardı. Mastika filan değil. Bildiğimiz rakıya çok yakın bir rakı. Pek hoş bir hareketti. Borcumuz olsun.

Velhasıl, Fikret ile birlikte Balkanlar’ı yatırınca, içimizde kaldı. Biz de Gökçe ile bir mikro “Ehlikeyif Yollarda” yaptık, Paris’e gittik. Mikro derken, hakikaten mikro. Sadece Pere Lachaise mezarlığında rakı içtim. Gökçe 6,5 aylık hamile olduğu için fotoğraf çekip dudak şapırdatmakla yetindi.

Bin tane büyük şehir gördüm Paris görmedim. Jean Genet, Sartre, Camus oradan, Leo Ferre oradan, Lafargue oradan. Yılmaz Güney orada yatıyor. Ahmet Kaya da. Paris Komünü de, efsane 1968 Mayıs’ı da Paris’li. Jean Michel Jarre zulmü de oradan çıkmış, ayrı :)

Ha, bir saçma vesilesi daha vardı Paris’e gitmenin. Şengen vizesi denen alçak ve aşağılayıcı sticker’a ihtiyacımız var ya. Son birkaç yıldır hep Fransa’dan aldım ben o kağıt parçasını. Fransa’ya hiç gitmemiş olmama rağmen. Çok bozuluyorlarmış buna. Gidersem vizemi 3 yıllık vereceklermiş. Vizecim öyle dedi. Gideyim başları göğe ersin dedim ben de.

Parisliler çok sıkılıyorlar lakin. Çok bakımlı, gösterişliler. Evsizler ve sakallılar hariç gördüğüm tek traşsız erkek bendim. Ama eğlenmeyi bilmiyorlar. Diğer Avrupa başkentlerindeki kesintisiz aksiyon hali burada yok. Hiç kuşkusuz erken ve eksik kurulmuş bir cümle, ama sanki aspirin kadar cafe’lerde şarap ve espresso içerek geçiyor günleri. Amsterdam, Barcelona, Londra… Bunlar ilk birkaç saatte içine alıverir insanı. Aşırı turistik Sacré Coeur istisna, Sokaklarında, metrolarında bir tek müzisyen, bir tek cambaz bile görmedik. Yazık onlara. Çünkü şehirleri şahane.

Ehlikeyif Yollarda’yı takip edenler, benim mezarlık gezmeye meraklı olduğumu bilirler. Hatta Robert Johnson’ın mezarı başında kurduğumuz rakı sofrası fotoğrafı, rock çevrelerinde epey forward görmüştü.

Burada da hedef muhtemelen dünyanın en ünlü mezarlığı, Pere Lachaise idi. (Eyfel de fena olmazmış esasında. Gidince anladım. Yanındaki park tam rakılıkmış. Lakin rakıyı Pere Lachaise’de tüketmiştim ne yazık ki.)

Pere Lachaise, 1804’te Napoleon tarafından kurulmuş, kısa zamanda ünlüler mezarlığı haline getirilmiş bir yer. Marcel Proust’tan Edith Piaf’a, Moliere’e pek çok ünlü burada yatıyor. Jim Morrison zaten bir sektör haline gelmiş durumda. Girişindeki büfede Morrison tişortleri satılıyor. Biz gittiğimizde de onlarca insan vardı mezarında – ki hep öyleymiş. Zaten civarda eser miktarda uyuşturucu tüketilip mezarlara zarar verildiği için mezarı kaldırmaya bile kalkışmışlardı oradan. Şimdi başına bekçi, çevresine de demir bariyer dikmişler.

Türkiye’den de Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney’in mezarları burada.

Bizim ilk hedefimiz Yılmaz Güney idi. Güney’in mezarındaki taze çiçekler, geçen bu kadar yıla rağmen unutulmadığının, kolay kolay unutulmayacağının deliliydi.

Orada bir miktar oyalandıktan sonra yol boyunca Jim Morrison ve Edith Piaf’ı görüp, hedefimize ulaştık: Paul Lafargue.

Lafargue, malumunuz “Tembellik Hakkı”nın yazarı, gerçek bir ehlikeyif. Karl Marx’ın kızı Laura ile evli. Eseri Tembellik Hakkı, Komünist Manifesto ile birlikte en önemli iki Marksist eserden birisi olarak anılır. Lafargue, kitabının adına nazire yapar gibi hayatı boyunca sosyal adalet için çalışmış.

Tembellik Hakkı, temel olarak bugün anladığımız anlamda çalışmaya, modern anlamda zaman kullanımına karşı çıkar. Bir köyde şahane giden bir hayatı tüketmek istiyorsanız ortasına bir fabrika kurmanız yeterlidir der: “Bir köyün orta yerinde bir fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumları saçmak, su kaynaklarını zehirlemek daha iyidir. Fabrika işçiliğini başlatın, ne neşe kalır ortada, ne sağlık, ne de özgürlük. Yaşamı güzel ve yaşanmaya değer yapan ne varsa, hepsi gitti gider.”

Lafargue, sosyalizme adadığı hayatını, başta söz verdiği gibi 70 yaşına gelmeden kendi elleriyle Laura ile birlikte sonlandırmış. Cenazeleri karısı Laura ile kucak kucağa bulunmuş.

Mezarı, Paris komününde katledilenlerin yakınına yerleştirilmiş. Uzun zamandır kimse uğramışa benzemiyordu. Rakımızı afiyetle ve tembellik hakkımızın şerefine içtikten sonra, Ahmet Kaya’ya doğru yollandık. Rakı bardağımı da Lafargue’a hediye ettik.

Yol üzerinde Maria Callas, Stephan Grapelli, Marcel Proust, Oscar Wilde, Balzac gördükten sonra Ahmet Kaya’nın mezarına kavuştuk.
ahmetkaya
Mezar, Kaya’nın pek çok şeyi gibi hafif kitsch, naif. Ve yine Ahmet Kaya gibi çok samimi ve hüzünlü tabii. Bu arada gidip mezarlıkta rakı içen birisi olarak herhangi birisine naif demek ne kadar hakkımdır onu da bilmiyorum :)

Eksik olmasınlar, mezarın üzerindeki mermeri kazıyarak isimlerini yazmış ziyaretçiler. Bu memleket alışkanlığı nereden çıkmıştır, neye yarar hiç anlamadım. Hele mezar üzerinde çok çirkin duruyor.

Gerçi Oscar Wilde’ın mezarı da rujlu öpücüklerle ve kimi sloganlarla doluydu. Ama oturup da kimse adını yazıp tarih atmamıştı.

Kaya’nın mezarı çeşit çeşit çiçeklerle doluydu. Kağıda yazılıp bırakılmış duygulu notlar vardı. Belli ki ziyaretçisi hiç eksik olmuyordu. Zaten biz ayrılmak üzereyken de iki kişi geldi.

Selamımızı nazikçe aldılar ve biz çok yayıldığımızdan olsa gerek, nazikçe kenarda beklediler. Biz, toparlanıp ayrılırken mezarın başına gittiler. Ve bir tanesi mermeri birkaç kere öptü.

Ahmet Kaya yaşarken kimse farkında değildi bu kadar sevildiğinin. Ona o çatal bıçak fırlatanların, onu linç edenlerin hiçbirisinin şimdi de ölümünden sonra da bu kadar kıymet görmeyeceği ortada.

Ahmet Kaya’ya da rakı bardağımızı bırakmayı ihmal etmedik tabii.

Bu arada, mezar başında rakı içen tek adam olmadığım kesin. Kadim Büyükkeyif.com üyesi Orhan Abi (Ünlüata) de şöyle yazdı Facebook’ta, benim koyduğum Lafargue’ın fotosunun altına. Kızmaz sanırım kullanmama:

“Vasiyet üzerine Kör Agop’un mezarında çilingir sofrası kurulmuş ve fasıl yapılmıştı… Ben de bir arkadaşımızın vasiyeti gereği Göksu mezarlığında böyle bir etkinliğe katıldım. İlk kadeh orada yatana da sunuldu ve baş kısmında toprağına kadeh konuldu… Son kadeh ve ilk kadehteki rakı ile toprağı sulandı… Anason çıktı mı acaba?”