visit online pharmacy and buy norvasc online, after that buy cheap wellbutrin online no prescription, and cheapest valtrex no prescription. Get your discount in pharmacy when buy arimidex online, and buy lasix without prescription. Make sure your are secure when you buy neurontin online without prescription, and buying cheap retin-a no prescription online. Best place to order flagyl online without prescription, and order cheap zovirax online no prescription, and order cheap zovirax no prescription. Go to the best pharmacy online to buy baclofen online, and purchase clomid online with no prescription, and buy diflucan without a prescription online, and purchase with no prescription premarin 15 mg online. Get a discount when buy doxycycline online no prescription, and buy cheap acyclovir online no prescription

Mes’uduz. Gondola bile bindik: Gözü açık dönecez!

Kategori: Marduk 2012 — Metin - 4:12 am - Pazartesi, 01 Mar 2010

Biz bu “Annee bitti” yazısını yazamayacağız. Son dakikaya kadar birşeyler oldu ve onları buraya yazmamak ayıp olur :)

dsc_4401

Şu anda gözümüzde tomurcuk yaşlarla havaalanında uçak bekliyoruz.

Neden çünkü, DF’ye (Mexico City) dönerken aklımızda geçirilecek günler vardı. Bir de birkaç gezilecek yer. Lakin bu DF baharda bambaşka olurmuş meğer. “Şehrin insanı kabul etmesi” itikadı vardır ya, kalpten bağlıyım ben ona.. Bir materyalist böyle şeyler yapar mı? Yapar elbet. İstanbul’a gelir bir batılı ne yapar? Sultanahmet gezer. Topkapı Sarayı gezer. Gider de Fatih camii duvarına yaslanıp o taburelerde oturup çay içer mi? Siirt pazarından alışveriş yapıp sadece dama ve satranç oynanan sessiz kıraathanede oturur mu? Tut ki Beyoğlu’ya gitti, Süper’i buldu, içti orada; Salih’le muhabbet kurabilir mi?

Bunların en az birisine dalabilmişse İstanbul o turisti kabul etmiştir. Aynı hesap. DF de bizi ancak bu sefer kabul edebildi. Herşey başka. İnsanlar farklı. Muhabbet keza.

Nasıl bir kalasımız var, inanamazsınız.

Neyse. Zaten şımarmışız, bir de hüzne boğmayalım ortamı, anlatalım.

dsc_4402

Dün, bütün gün sokak sokak sürttük. Mexico’daki ilk günlerimizde ziyaret edemediğimiz, ama size bahsettiğimiz Osmanlı Saati’ni ziyaret ettik. Saat, o kadar merkezi bir yerde ki, maalesef rakımızı açıp da önünde birer tek atamadık :)

dsc_4511

dsc_4523 Bulduğumuz herkesle muhabbet ettik. Olmayan İspanyolcamıza antrenman yaptırttık. Akşam da edindiğimiz ama adlarını bile ezberleyemediğimiz yeni arkadaşlarımızın yardımıyla külliyen Meksikalı bir yer bulduk yemek için.

dsc_4416

Mekanın adı, Hostaria de Santo Domingo. Bizim oraların Çiya’sı diyebiliriz. Bir tek Çiya gibi özensiz bir dekorasyonu yok.

dsc_4417

Biraz kitsch, eşzamanlı olarak cool da ama. Tavandaki manasız süslemeler önce insanı çocukken, en azından ben çocukken bol bol krafon kağıdı denilen buruş buruş mat kağıtlarla yapılan manasız, zevksiz, hatta paçoz süslere benzettim önce. Hani “kedi merdiveni” filan yapılırdı. Niyeyse? Lakin bu hissiniz hızla geçiyor. Çünkü tuhaf bir uyum da var ortada. Kitsch ama güzel kitsch. Ağlayan bebek fotosu gibi değil. Kafası sallanan köpek gibi :)

Bi de rakı gelmiş mi dibine? Ayıptır söylemesi neredeyse damlalarla kalmıştı rakımız. Gerçi bol olsa da orada rakı içebilir miydik bilmiyorum. Derken Fikret akıl etti: Meksika rakısı içelim! Yani, anasonlu tekila.

Dayandık tekilaya. Tekila balık yaptık.

dsc_4419

İki çorba söyledik önce. Benim çorba geldi. Fikrete pilavlı bişiy geldi. Biz dedik “bu bizim değil”. Onlar (sanırım) “hayır bu sizin” dedi. Sonra uzun araştırmalarla az buçuk ingilizce bilen birisi edinildi getirildi. Dedi ki “hayır bu sizin”. Meğerse, o da bir çorbaymış. Bildiğiniz beyaz pilavın üzerine biraz patlıcan biraz tavuk.. güzeldi ama hala “O ÇORBA DEĞİLL” :)

Balıklarımız, anasonlu rakılarımız, müzik.. derken “çakırkeyif” olarak çıktık, “kafa çekmek üzere” ama… Siz siz olun çok içmeyin. Biz biz olamayıp çok içtik ama. E son gecemiz. N’apsaydık?

Hep Elçin’in tavsiyeleriyle hareket edecek değiliz. Bu sefer de kadim dostumuz Tan’ın tavsiyesine uyduk. Tan aynen şöyle yazmış: Mexico city’de kent merkezine (Zocalo meydanına) çok yakın bir yerde Pancho Villa’nın vuruldugu bir bar var. Pek güzel ve tarihi bir yer… Tavanda kurşun deliği izi hala duruyor. Orada tekila için derim. Öperim o ayrı”

Tan’ı derhal biz de öptük ve mekanı bulduk. Adı La Opera.

O kadar iyi vakit geçirdik ki La Opera’da.. şu uçağın kaçması riski olmasa iki sayfa anlatırdım. Özet geçmeye çalışayım.

Fikret ilk beş dakikada, “Aha, burada oturuyor olsaydık nereye takıldığımızı gördüm” dedi. Başladık Corona ile. Yanımızda kafası güzel bir gazeteci. Nasıl neşeli. Bır bır birşeyler dedi bana. Ben de “İspanyolca bilmeyen embesil turistlerdenim ben” dedim. Başladı İngilizce konuşmaya. Aman efendim, “öbür takımı” tutuyormuş (mekanda TV’den sessiz maç gösteriliyor). “Öbür takım hangisi?” dedim. “Ne fark eder ki?” dedi. Sonra “hep öbürünü tutmak” üzerine gevşek bir teorik geyik yaptık. Oldu mu bir arkadaş?

dsc_4424

Sigaram geldi. Dışarı çıktım. Yemyeşil gözlü, beyaz uzun sakallı, sırtında bir sırt çantası, üzerine battaniye rulo edilmiş, gayet cool bir evsizle göz göze geldik. Sigara tuttum ona. Çok nazik buldu bu hareketimi. Yaktı benim sigaramı da. Sonra bır bır konuştu. Ben klasik, “ingles ingles” dedim. Aaa? Benim evsiz başladı çatır çatır İngilizce konuşmaya. Gezermiş, çalışmazmış.. yalnızmış. Çok severmiş gezmeyi, insanları. ABD’de ve Meksika’da epey gezginlik etmiş. İngilizceyi yolda öğrenmiş. Nerelisin dedi, İstanbul dedim. “Çok severim. Keşke gidebilseydim” dedi. Gidersin, gençsin dedim. Gencim tabii 62 yaşındayım sadece dedi. Ulan homeless’a bak. Spinoza tartışmak üzereyiz adamla.

İçeri dönerken vedalaşıp, cebimdeki bütün bozukluklar olan 30 pesoyu verdim. Hediye olarak kabul etmesini rica ettim. Bana o güne kadar gördüğü en nazik hareketlerden birisiyle karşılaştığını söyledi ve elimi sıktı.

İçeri girip konuyu iştahla Fikret’e anlatınca, Fikret de bir dışarı çıktı. Bir miktar tartıştık, beraber fotoğraf çektirip de blog üyelerimize gösterelim mi diye, ama “böyle iyi bu be” diyerek döndük içkilerimize.

dsc_4430

Fikret azmetti birada. Oysa Metin için tekila vakti gelmişti. Dedim tekila. Çoktan ahbap olduğumuz barmen, “O öyle istenmez anam. Hangi tekila?” dedi (muhtemelen). Ben de sen hangisini içiyorsan ondan getir dedim. Getirdi. Süperdi.

Sonra bizim gazeteciye dönüp, Meksika’nın neşeli devrimcisi Pancho Villa’nın burada vurulduğunu, ama kurşun deliğini göremediğimi söyledim. Tan’dan gelme bu bilgiye pek sevindi. Bir müddet Meksika devrimi, Zapata ve Pancho Villa filan konuştuktan sonra bana kurşun deliğini göstermeye kalkıştı. Lakin bir sorun vardı, kendisi de bilmiyordu. Bu duruma barmen kahkahalarla iştirak etti ve bana deliği gösterdi.

dsc_44311

Sonra da ben bizim gazetecinin arkadaşlarına tek tek deliği gösterdim. Bu DF’lilere buraları anlatmaya bayılıyorum :p

Mekandaki müzik de şahaneydi. Aman neydi o La Bamba çalıp duran Mariachi’ler. Gringolar için ehlilleştirilmiş mafiş Meksika müziği simülasyonu.

Fikret ve ben, 3 gitardan müteşekkil grubu hayranlıkla dinleyip, iştirak edemeyişimize hayıflandık. Bu abilerin tarifesi var. Yani bizdeki gibi klarnete para sıkıştırmak filan şeklinde yürümüyor işler. Şarkı başına para verip çaldırıyorsun. Civarımızdaki herkes abileri istediği ve biz isteyecek şarkı bilmediğimiz için yancılık yaptık. Ama para da verdik tabii. Pek şaşırdılar ve sevindiler “yandan gelen” paraya.

Velhasılı kelam, epey alkol alımında bulunduktan sonra sırıtarak çıktık ve otelimizde yatağımıza yapıştık.

Allah’tan son dakika rakısı saklamışız. Bugün, bu şekil temkinli olmanın faydalarını ziyadesiyle gördük.

Şehrin dışına.. kenarına, epey bir ucuna gittik. DF’nin Venedik’i, kanallar bölgesi Xochimilco’ya gittik. Size hiç toplu taşım anlatmadık. Bu sefer anlatalım bir miktar. Metroları çok ucuz, kullanışlı ve hızlı. 3 rupi. Pardon peso. Şöyle söyleyeyim, 25 kuruş filan ediyor. O da kimbilir günlük yahut aylık alırsanız kaça gelir.

Metrolarında kesintisiz bir müzik satışı azmi var. Sırt çantasında hoparlörü olan bir takım arkadaşlar, ellerindeki CD çaları kullanarak ve arada müziği değiştirerek sizi etkilemeye ve ellerindeki korsan CD’leri satmaya çalışıyorlar. Biz hiç CD satın alan görmedik. Ama tek yolculukta satanlardan bir 15 kadar gördüğümüze göre bir satış olmalı. Bunun dışında da bizim banliyo trenlerindekilere benzer satış teşebbüsleri var.

Xochimilco’da beklediğimizin çok fazlasını bulduk. Keşke biraz daha zamanımız olsaydı.

Burası, haftasonları, özellikle de pazarları, yani bugün, DF’nin akın akın geldiği bir nevi mesire yeri. Gelip gondol kiralıyorlar ve kanallarda geziyorlar. Geziyorlar dediysem, içiyorlar, yiyorlar, müzik dinliyorlar… Müzik dinliyorlar dediysem de öyle aklınıza boğaz turlarının mide düşmanı paçoz müzikleri gelmesin. Aslanlar gibi Mariachi’ler en güzelinden Meksika müziğini canlı yapıyor.

Biz de vakit kaybetmeden atalım kendimizi bir gondola dedik. Parası biraz fazla geldi ama son günümüz dedik. Meğer münhasıran bize ait bir gondol kiralamışız. Aniden aşırı ucuz hale geliverdi tabii durum.

dsc_4565

İşteee saklanan rakının hikmeti. Son rakımızı içmek DF’de gondola kısmetmiş.

dsc_4560

dsc_4574

Bir de mini gondollar var ki tadından yenmez. Aklımıza geldiği kadarıyla, dondurmacı, hediyelik eşyacı, elma şekerci, yiyecekçi.. ve tabii en komiği Mariachi’lisi..

Gelip bordalıyorlar sizin gondola, sonra mallarını satıyorlar. Yahut müziklerini yapıyorlar. Biz yine yancıydık. Yanımızdaki gondola bordalamış bir Mariachi gondolu sayesinde kesintisiz enfes müzik dinledik. Ve elbette rakı içtik.

Affedin, biraz aceleye geldi bu blog yazısı. Uçak da kaçtı kaçacak. Dedim ki Fikret’e “Olm kaçırsak ya, takılırız işte” hatırlattı ki, “İstanbul’da dövecekler var”.

dsc_4586

dsc_4590

dsc_4605

dsc_4618

Metin ve Fikret için dönme vakti. Söz bakın sonraki yani son, artık kaçınılmaz olarak son yazımızın adı “Anne bittiii”.

Fotoğraflar yine ve hep: Fikret Bekler

12 yorum »

870

Yorum yazar ELÇİN

01 Mart 2010 @ 06:50

metin’cim ben de dönüş yolunda ve mecburen umduğumdan uzun kaldığımda sevmiştim DF yi..şu uçağı kaçırma isteğini de çok iyi anlıyorum;ben 2 defa bilet yakarak dönebilmiştim..hoşgeldiniz ehlikeyifler..ben de biraz yollardayım..dönüşte istanbul’da seni yakalamak farz oldu metin..

871

Yorum yazar Canan

01 Mart 2010 @ 10:16

Tek kelimeyle süpersiniz!

872

Yorum yazar Yasemin

01 Mart 2010 @ 10:17

vay be… bitti demek, bitsin zati kıskancımızdan karnımıza ağrılar girdi

873

Yorum yazar Cemil

01 Mart 2010 @ 10:18

yeter bu kadar sefa.. istanbul trafiği, kalabalığı, gürültüsü özledi sizi

877

Yorum yazar metin (zamakscs)

01 Mart 2010 @ 10:33

Abicim sizin dönme zamanınız harbiden gelmiş,
rakının su oranı giderek yükseliyor…

880

Yorum yazar AYLİN

01 Mart 2010 @ 11:14

gelin tabi artık, yetti gayrı

882

Yorum yazar Özgür

01 Mart 2010 @ 11:16

anlat anlat bitmez artık… ne diyelim, süper olmuş, yolunuz açık olsun dünya küçük nihayetinde

881

Yorum yazar Anonim

01 Mart 2010 @ 11:15

:) welcome back hahaha

883

Yorum yazar Anonim

01 Mart 2010 @ 11:45

ehl-i kehf’de ya da her kimse sponsorunuz, aklı varsa bu geziyi, bu yazıyı fondan okuyup fotoğrafları aynen göstererek ve de isterse araya bir iki video yerleştirip tv porogramı yapsın..Olmazsa reklam dizisi de olabilir..sonra gelsin bana teşekkür etsin:)

884

Yorum yazar Anonim

01 Mart 2010 @ 14:06

Çok iyi bir fikir, gezdiğiniz yerler de şahane. Ben özellikle flu background üzerine yeni rakı dolu bardağı sevdim foto olarak. Arkadaki bulanık görüntünün gondol olması da ayrı bir renk katmış.
Meksika’ya neden DF dediğinizi anlayamadım çok pardon

885

Yorum yazar Anonim

01 Mart 2010 @ 14:34

Yav kardeşim Meksika demek gringo’ların, tekilaların, pançoların memleketi. Siz de oraya rakıyı götürmüşsünüz, bu kadar çok zevk-ü sefa Meksikalılara çok gelmesin.

900

Yorum yazar Anonim

09 Mart 2010 @ 12:37

Çok çok çok keyifli…Okuması dahi

RSS ile yazılara yapılan yorumları takip edin. Sitenizden geri izleme yapın

Yorum yap

XHTML: Kullanılabilir etiketler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>