Fikret Yeni Rakı Şapkasını Troçki’nin Banyosuna Düşürdü!
Bugünümüz, en özel günlerimizden birisi oldu. Çünkü kendilerini Kahlo ve Troçki’ye ayırdık.
Meşhur Mavi Ev’e gittik sabah ilk iş. Mavi Ev, Frida Kahlo’nun büyüdüğü, Troçki’nin Meksika’ya ilk geldiğinde kaldığı, Diego Riviera ile Frida Kahlo’nun birlikte yıllarca yaşadığı, kavga ettiği; her köşesi bir şeyle dolu, dünyanın en meşhur evlerinden birisi.

Frida Kahlo, kendisini çizip duran meşhur ressam, komünist, aşık. Banderas’lı, Selma Hayek’li, Bol Lila Downs’lu Frida filminden dolayı da epey yayıldı popülerliği. Benim için Frida/Gala/Kollontai üçgeninin bir köşesini oluşturur. Umarım diğer ikisinin de evini görürüm birgün. Üçü de dünyaca ünlü civar münevverleri kendine aşık etmiş, aşklarıyla olduğu kadar yarattıklarıyla, zekalarıyla da tarih olmuş kadınlar. Frida Kahlo en bir hüzünlüsü ama aralarındaki.

Frida’nın aşkları konusunda bolşevik devrimin ikinci ismi, Kızılordu’nun kurucusu Leon Troçki ve dünyaca ünlü ressam Diego Riviera isimlerini vermek yeterli olur zannederim. Ama epey bir dahası da var elbet. Kurcalayın biraz listesi var nette


1907’de doğan Frida’nın 19 yaşında geçirdiği trafik kazasında kemikleri paramparça olur ve sırtından giren bir demir çubuk vajinasından çıkar. Sonrası yeknesak yıllar. Yatağa bağlı kalır. Annesi tepesine aynalar yerleştirir ve acayip düzeneklerle resim yapmaya başlar. Bu yüzdendir habire kendi resmini yapması. Picasso bile onun için “Biz bu kadar güzel insan yüzü yapamıyoruz” demiştir.

Ha arada yerli malları haftası için hazırlananlara benzeyen karpuz kavun resimleri de yapmıştır. Eminim onların da resimden anlayanlar için bir derin manası vardır. Ama benim için karpuz kavundular. Ölçtüm, Fikret için de öyleymiş.
Kazadan sonra dünyanın en ünlü ressamlarından Diego Riviera ile evlenir. Hayatta iki büyük kaza geldi başıma, biri Otobüs kazası, diğeri Diego diyerek anlatır Diego’yu Frida. Çok aşık olur. Çok. Diego da öyle. Ama arada başkalarıyla olmayı ihmal etmezler maaşallah. Fırtınalı ilişkilerinde bir boşanıp, kısa süre sonra tekrar evlenirler.

Troçki Meksika’ya özel izinle gelince ilk bu evde kalır. Frida ile de karısı fark edene kadar aşk yaşar. Karısının yaygarasıyla Troçki Frida aşkı biter.
La Casa Azul, yani Mavi Ev, hakikaten çok etkileyici, çok hüzünlü bir yer. Frida’nın acılarıyla dolu her köşesi. Bir de bitmemiş resimleriyle. Üstüne şahane bir fotoğraf sergisi vardı, Frida dolu.

Evin içinde maalesef fotoğraf çekmek yasaktı. İçeride, resimleri, yarım kalmış resimleri, Diego’nun resimleri, başka ressamların resimleri ve yatağa mahkum yılların fotoğrafları gibi bir yığın görsel vardı. En hüzünlüsü tavanda aynasıyla yatak odasıydı.
Ev, kullanıldığı halde bırakılmamıştı. Her bir köşesini sergi salonu yapmışlardı. Keşke evi olduğu gibi yahut yakın koruyup, sergi için başka bir yer bulsalardı. En azından fotoğraf çektirselerdi

Allahtan bahçede fotoğraf serbestti.
Buradan çıkıp dosdoğru birkaç blok ilerideki –yarabbi bu Amerikalarda geze geze hakkat herşeye blok der olduk- Troçki’nin evine gittik.

Troçki, malumunuz, önce 1917 bolşevik devrimine en tepeden iştirak edip, sonra Kızıl Ordu’nun kuruluşu başta olmak üzere pek çok önemli görev yapıp, 1924’te Lenin ölünce de Stalin sayesinde sürgün hayatı başlamış bir meşhur komünisttir. Yıllardır tartış tartış bir hal olunur. Troçki duraymıştı da Stalin gideymişti ne olurmuştu diye. Bence proje sakattı, bi halt olmazdı o ayrı. Ama burada Stalin gibi bir katilin sosyalizm adına ortalığı öttürmesi tabi herşeyi daha acayip hale getirdi, orası kesin. Nitekim, buna kanıt teşkil etmez ama Gürcistan’da Stalin müzesi de gezmiştim. Gezdiren adam “Yahu tamam bir yığın yanlışı vardı ama büyük adamdı” fazındaydı. Gezen de pek yoktu. Burada ise taaa Meksikalarda onlarca ziyaretçi hayranlıkla Troçki müzesi geziyordu.

Dünya kadar yabancı dil bilip, matematik dahil dünya kadar şey okumuş, gerçek bir münevver ve Stalin ile Mao’ya en sıkı karşı duruşu sergilemiş bir marksisttir kendileri. Stalin sayesinde çıktığı sürgün hayatında aralarında İstanbul – Büyükada da olan bir dizi yerde yaşamıştır.

Ve sonunda Stalinist bir grup tarafından evi basılmış, yüzlerce kurşun civara sıkıldıktan sonra birazdan gezeceğimiz çalışma odasında bir süre mücadele edebildikten sonra buz kıracağıyla (ki onun fotosunu gördük, gayet buz kazması gibiydi) öldürülmüştür.

Hiçbir zaman Troçkist olmayan bendeniz ve Fikret’imiz, hep entelektüel birikimini ve hayatını hayranlıkla takip etmişizdir.

Troçki’nin evi, çok etkileyiciydi. Ben buraya gelene kadar hiçbir zaman diş macunu bile orijinal olan bir müze ev görmemiştim. Troçki bu eve Frida’nın Mavi Ev’inden hemen sonra yerleşmiş.
Mütevazı, şahane bir ev. Korumaları, sekreterleriyle beraber burada yaşamış. Her gün muntazaman 10 saat çalışan Troçki, burada öldürülmüş ve gömülmüş.
Daktilosu, masası sandalyesi diş macunu herşeyi orijinal. Benim takip edebildiğim ve sorduğumdan anladığım, bir tek yatağını değiştirmişler. Eh, ona da 20 kadar kurşun isabet etmiş naapsınlar?

Duvarlarda kurşun izleri de duruyordu bu arada. Biz dolanıp fotoğraflar çektik, konuştuk, tartıştık filan ama hepsi bir yana Fikret “Yahu ben bilmemne objektifiyle şunu çekip geleyim” türünden bişey dedi bir ara. Ben de o ara sigara içiyorum bahçede bankın birinde. Ve şu şekil gülerek döndü: “Metiiiin oğlum Troçki’nin banyosuna şapkamı düşürdüm.” Eşyalara dokunulmasın diye yerleştirilen engellerin arkasına düşmüş şapka… Gerisine cümle kurmaya gerek var mı? İhbar etmedik kendimizi. Bıraktık Troçki’nin banyosuna Fikret’in Yeni Rakı şapkasını. Gayrı ihtiyari hediye. Yakışır.


Saatler geçirdik evde. Sonra da o kadar kendi evimizde hissettik ki, tarzanca iletişim kurarak, “Şuracıkta bir duble rakı içsek N’olur allasen” dedik. Demeye çalıştık. Diyebilmiş olmalıyız ki, her zamanki Meksikalı nezaketleriyle bize gülümseyerek izin verdiler. Eee, biz de içtik


Şaşkın çıktık. İkimiz de Rusyadan onsekiz bin kilometre ötede bu kadar sahici bir Troçki müzesi beklemiyorduk çünkü.
Cool mahallenin sokaklarında yürürken de ayrıca şaşırdık. “Meğer DF, ne büyük yermiş” diyerek kendimize güldük. 20 milyonluk Mexico City. Büyük olacak elbet. Fakat bu bulduğumuz “nezih” kısım pek bir güzeldi. Hani bir Ankara havası vardı diyeceğim, İstanbullular kızacak.

Zengindi, ama hijyenik değildi bu Coyoacan mahallesi. İçinde hayat vardı.
Sonra Frida Kahlo parkına yollandık. İkinci dublelerimizi içelim ve sakinleşelim diye.



Park da tam ehlikeyif işiydi. Bir sakin, bir yayılası geliyor insanın. Yayıldık biz de n’apalım? Çok yayılmışız, sonra parktan çıkmaya çalışınca labirente düşüp yolumuzu kaybettik.

Rakılarımızı içtikten sonra yollandık tekrar şehir merkezine doğru. Bir miktar dolanıp, Cuma akşamı renkliliğine şaşırdıktan, bir miktar da yiyip içip eğlendikten sonra otelimize geldik.
Yarın son gün.