Meksika polisi: Buralarda bir Türk içkisi içiliyormuş senyor
Yeni durağımız Sina Cantan Bölgesinde, Bochojbo Bajo isimli bir Maya köyüydü.
Maya köyü dediğimiz yerleri sakın ola ki belirli bir standart dahilinde bulunan / görünen yerler zannetmeyin. Buralar birbirinden epey farklı yapıda yerler. Konuşulan diller bile aynı temelde olsalar da farklı birbirinden. Bir köyle “Şerefe” demeyi öğreniyorsunuz, gidiyorsunuz bir diğerine, şerefe olmuş körefe. Zaten kitle iletişim araçları yardımıyla yayılmayan, gazetede yazmayan, TV’de konuşmayan diller genellikle böyle bir mikro lokallikte ayrışırlar. Bizim oralarda bile dip dibe olan Arhavi lazcasıyla Fındıklı lazcası arasında farklar vardır.
Bu yolculukta laz adı biraz fazla mı geçti ne?
Neyse. San Cristobal’e yakın bir Maya köyünde ilk durağımız bir kadın kolektifiydi.

Kolektif dediğim; atkıydı, elbiseydi, örtüydü muhtelif bizdeki “kermes” malzemelerinden yapılan bir kadın kooperatifinin satış yeriydi.

Nur tabii derhal bır bır muhabbete başladı. Biz de Fikret’le bir yandan hayır işlerken bir kısım hediye olayını aradan çıkaralım dedik. Zaten Nur 7 aydır buralarda sürttüğü için alışveriş yapan kanadı erkekler, pazarlık yapan kanadı da Nur oluşturuyor. Kanadı yamuk bir kartalımız var vesselam.

Velhasıl fazla kaptırdık kendimizi acayip acayip elbiselere. Olay giyinip pozlar vermeye girince muhabbet de harlandı ister istemez. Muhabbet harlandıkça biz ısındık, biz ısındıkça canımız rakı çekti

E, araba filan da kullanmadığımıza göre kim tutar bizi?
Gidelim bir köy lokantasında kuralım çilingiri dedik.
Sorduk, dedik ki “yinge şöyle yakışıklı, manzaralı, yerli filan bir lokanta de hele bize rakı içeceğiz” dedik.
Yinge “Rakı ne ola ki?” dedi.
Biz gururla, “Aslanlar içer bunu Türkiye’de. Aslanlardan sağılır hem de” dedik. “Nasıl yani?” dedi
“Yok yok Turkopoş bu Turkopoş”
Turkopoş adını duyunca aldı bir gülme Soledad’ı. Ki bu şekilde çağırıyorlardı benim “Yinge” dediğim hanımı.
Ve kaçınılmaz son. Yemeğe davet edildik. Bu kadar sempatik hanımı bir arada bulmuşuz, kaçırır mıyız? Hafif nazlanıyor gibi yaparaktan yanaştık ince ince.
İkisi Maria ve biri Juana’dan ibaret ev halkına selam vererek çömdük eve.
18-19’unda filan iki arkadaş olan Maria’lar pek utangaçtı başlangıçta. İçtikçe açıldılar tabii

Maria’lar ateşin iki başında tortilla yapıyorlardı. Sofra çoban salata, yoğurt, öğütülmüş bal kabağı çekirdeği, ev yapımı domuz sucuğu, peynir, ve üç farklı çeşit acı sosuyla gerçek bir rakı sofrası haline geliverdi. Biz de onların yaptığı sıcacık tortilla’ların içine bunları sürdük sürdük yedik. Tabii ben zavallı domuzların sucuğunu höpürdetme işini diğerlerine bıraktım.

İster istemez rakıyı da getirip orta noktaya yerleştirdik. Nasıl içildiğini, rakının, pardon turkopoş’un ne olduğunu filan anlatan standart prezentasyonumuzu yaptık.

Bu arada nihayet ağzına götürmesiyle bitirmesi arasında saniyeler geçmeyen, nispeten normal Mayalar bulmanın dayanılmaz sevinciyle dayandık rakıya.

Kadınların üçü de sevdi rakıyı. Maria’lar hızlarını ayarlayamadı. Birbirlerine bakarak ve bize kıkırdayarak bi ayar çekmeye çalıştılar. Ama tabii alışık olmayan bardakta rakı durmazmış, ikinci Maria bir miktar daha hızlı gitti


Bu arada EZLN’den gelen telefon Nur’un bir miktar keyfini kaçırdı. Zapatistler onu reddetmişti. Gerekçe okulda eğitime ara verilmiş olması ve eğitimin tekrar ne zaman başlayacağının bilinememesiydi.
Biz daha çok Nur’un alışıldık şekilde, yani belirli bir organizasyon dahilinde gelmemesine bağladık bu sonucu. Ama Manuel, düzeltti. Son 10 gündür enteresan şeyler olduğunu ve daha enteresanlarının da beklendiğini, bu sonucun Nur’u korumak amacıyla olması olasılığının çok daha kuvvetli olduğunu anlattı.
Biraz rakı biraz muhabbet derken kıvama gelmiş ve tok bir şekilde ayrıldık evden. Malum karnaval zamanı. Yine her yer ayin, her yer ritüel.
Bochojbo Bajo’dan Bochojbo Centro’ya geçtik. Yani, Aşağı Bochojbo’dan Merkez Bochojbo’ya.
Karnaval vakti ya, cadılar bayramı hesabı kılık değiştirmiş çocuklarla doluydu köy. Her cinsten “hortlak” kılığındaki bu çocuklar ihtimal kötü ruhlarla kovalamaca oynuyorlardı. Her ne yapıyorlarsa çok eğlendikleri kesindi. Biz de çok eğlendik. Civarda bize poz veren bir onlar vardı. Her zamanki gibi “foto yasağı” bölgesindeydik çünkü. Biz de bol bol maskeli çocuk fotoğrafı çektik.

Bir başka grup gördük ve takıldık peşine. Yine klasik şamanik rengarenk giysileriyle din adamları, maminler, ve elbette her daim ellerinden bırakmadıkları içkileri, poş.
Biz de takıldık peşlerine, feneralayı hesabı 40 dakika kadar yürüdük. Ayin kafilesi de, evlerin kapılarından pencerelerinden dışarı bakan köy halkı da pek fotoğrafikti. Tabii Fikret’e ancak dudaklarını kemirmek kaldı. Fotoğrafları yine ancak zihinlerimize çekebildik.
Bu seferki ayin de çok etkileyiciydi. Kapıdaki Rafael ile sohbet ettik bir müddet. Rafael’in kapıda beklemesinin sebebi kolluk kuvvetlerini temsil etmesiymiş. Yani, bir maraz çıkarsa düzeltecek insan oymuş. “Nasıl” dedik. “Hakikaten bir sorun çıkarsa gidip müdahale mi ediyorsun?”
“Hayır” dedi Rafael. “Bir sorun çıkarsa gelip bana anlatıyorlar. Zaten sorunlar güzel anlatılırsa anlatılırken çözülürler”.
Rafael’in bu bilge tavrı bana Momo’yu hatırlattı. Momo’yu bilenler ne demek istediğimi anlayacaktır.
Nitekim poşu fazla kaçırmış bir kardeşimiz arabasını bir başka poşlu kardeşimizin arabasına dokandırınca Rafael’e iş çıktı. Rafael’in olayı çözmesi saniyelerini aldı
Söylemeye gerek var mı bilmiyorum, Rafael’in bütün bu rolü elbet sembolikti. Bu kadar naif ve kafası güzel bir kolluk kuvveti düşünemiyorum netekim.
İçerisi yine fotoğrafsız, yine şahaneydi. Daracık bir yerde her zamanki gibi müzik, tütsüler ve poş vardı. Korktuk rakıyı çıkarmadık. E stoğumuz azalıyor ne yapalım? Bir de eksik olmasınlar sünger gibiler maaşallah.
Arabamıza binecekken daha büyükçe bir ibadet alanına çağırıldık. Ben bunlara ibadet alanı diyorum. Belki şapel diyenler de vardır. Formal olarak hristiyan alanları olsalar da bildiğimiz hristiyanlıktan oldukça uzaklar. Bu yüzden en azından bu küçük olanlarına şapel yahut kilise demeye dilim varmıyor. Çoğu evinin bir köşesine yapılmış kimi geçici kimi kalıcı ibadet alanları.
Bu sefer sahalarda yapılmaması gereken hareketlerden birisini daha yaptık ve yine rakıyı çıkardık. Şöyle ki, dünyanın en sevimli kadınlarından birisi bize poş ikram etti. Biz de turkopoş içtiğimizi karıştırmak istemediğimizi anlattık. O da şöyle şöyle içerseniz güzel duygularla yudumlarsanız sarhoş etmez dedi. Biz civardaki sarhoşların o şekil içmediğine emin bir şekilde “siz turkopoşu bilmezsiniz, tersi pis olur” dedik. Kadıncağız bu kadar tahrik unsuru ardından ne dedi dersiniz: “Getirin şu turkopoş neymiş görelim”.
Biz de kuzu kuzu getirdik. Gerisi beklenen son: 10 dakikada 1 litre rakı daha bitti.
Güzel güzel güzelleşmişken San Cristobal’e dönme vaktidir dedik ve yollandık.
Akşam planımız Mariachi’leri dinleyerek rakı içmekti. Ama kısmet olmadı. Nur’un alanına girip spritüelinden sayıklayasım var: Rakı bir miktar kendi rotasını çiziyor.
Önce bir restorana gittik. Otantik olayım diye bir miktar kasmış, böyle nasıl diyeyim “turiste şark köşesi” kıvamında gibi geldi başta bize restoran. Fakat civarda tezgah açmış sanatçıları arkadaş edinip kendimizi nazik garsonların ellerine bırakıp rakıyı da açınca ambiyans değişti elbet.

Burada bir miktar rakı balık yapıp, yeni arkadaşlarımız Memo (gerçekten burada böyle bir isim var) ve adını şu an hatırlayamadığımız arkadaşımızla San Cristobal, İstanbul, Zapatistalar ve hayatın derin manası üzerine sohbet ettik.


Derken ortama giren Gabriella ve Viri hanımefendiler rakıdan “bir yudum alıp beş dakikaya” kalkacaklardı. O da ne? Bu rakı muhteşem ayol. Hadi birer duble daha koyalım. Derken bır bır muhabbeti harlayıp Mariachi alanında buluşmak üzere otelimize yollandık. Artık Manuel de kafayı çekmeye başladığı için arabayı terk ettik tabii.

Mariachi alanındaki Mariachilere şarkı başına para ödeyip çaldırma formatına pek bayılmadık. Dedik ki, biz şu köşede inceden demlenelim.

Önce yanımızda sadece Memo ve Manuel vardı. Derken Viri ve Gabriella yanlarında iki arkadaşlarıyla daha geldiler. California’nın hemen altındaki Meksika topraklarından gelen Anahis ve programımıza taa Sevilla’dan katılan Carmen…

Burada 2012 mevzuundan hippi turistlerin gelip üç otuza satış yapmalarının kira ödeyen yerel hadiseyi nasıl etkilediği sorunsalına kadar pek çok derin konuda kıkırdaşarak muhabbet ettik. Muhabbet de rakı da şahaneydi.







Son dublelerimizi yudumlarken hepimizi kopartan gelişme vuku buldu. Meksika polisi bir ihbar almıştı. Olay yerinde bir Türk içkisi içiliyordu.
Polis yanımıza gelip aynen şunu dedi: “Burada bir Türk içkisi içiliyormuş, ihbar aldık”
Biz bu büyük suçun failleri olarak suçlanmaya teşebbüs ettik. Ama pek beceremedik ve gülerek boş şişeyi gösterdik, geç kaldıklarını söyledik. Polis de baktı asayiş berkemal bir miktar sohbet edip iyi geceler dileyip gitti.