visit online pharmacy and buy norvasc online, after that buy cheap wellbutrin online no prescription, and cheapest valtrex no prescription. Get your discount in pharmacy when buy arimidex online, and buy lasix without prescription. Make sure your are secure when you buy neurontin online without prescription, and buying cheap retin-a no prescription online. Best place to order flagyl online without prescription, and order cheap zovirax online no prescription, and order cheap zovirax no prescription. Go to the best pharmacy online to buy baclofen online, and purchase clomid online with no prescription, and buy diflucan without a prescription online, and purchase with no prescription premarin 15 mg online. Get a discount when buy doxycycline online no prescription, and buy cheap acyclovir online no prescription

Yeni Rakı’nın Maya Adı: Turkopoş!

Kategori: Marduk 2012 — Metin - 9:11 pm - Pazartesi, 15 Şub 2010

Son 3-4 gün, aylar gibi geldi. Şu blogu bu kadar(cık) sayfaya sığdırmak yazmak o kadar zor oldu ki..

En son eşcinselleriyle meşhur Juhitan’da kalmıştık. Juhitan’dan hep yaptığımız gibi sevgi dolu duygularla arabamıza çöktük. Sonrasında, sanırım hayatımın en güzel uzun yolunu sürdüm. Chiapas müthiş bir eyalet. Kıvrım kıvrım yolları köylerden bahçelerden, sanki –nasıl oluyorsa- mutlu bir Fakir Baykurt romanının içinde geziniyormuş hissiyle sürdük arabamızı. Sevimsiz silahlarla dolu asker kontrol noktalarını ve asla iktisat edilmeden serpiştirilmiş hız kasislerini saymazsak herşey çok güzeldi.

Asker kontrol noktalarının şov maksatlı olduğu pek belliydi. Çünkü sabit noktalardı. Ben eşkiya olacağım da gidip belli ki yıllardır aynı yerlere konuşlanmış asker noktalarına sobeleneceğim. Olmaz öyle :)

Hız kasisleri ise bir alem. O kadar çoklar, o kadar çoklar ki.. isimleri bile çok. Vibrador, tope ve reductor isimleriyle anılıyorlar. Ben kendi kendime Hidalgo adını taktım onlara. Hidalgo, pek bulunur bir yer adı. Onurlu, ve nedense aynı anda kalantor filan demekmiş anlamı.

dsc_27681

Velhasıl, lafı uzatıp duruyorum. O kadar çok yazacak şey var ki, başlamak kasıyor. San Cristobal, şahane bir kent. Bir kısmı turistik. Ama turistik kısmı dahil olmak üzere her yeri canlı, her yerinden nezaket ve neşe fışkıran bir yer.

İlk günden arkadaş olduğumuz rehberimiz, antropolog ve yazar Manuel Hidalgo Perez’i bulmamız olayın gidişatını hepten güzelleştirdi (Hidalgo’nun asıl anlamını bilmiyordu Manuel, ben de nazik bir insan olduğum için söylemedim tabii).

Manuel bizi sabah namazıyla sevimli otelimizden toparlayıp Maya dağlarına vurdu.

İlk gittiğimiz Maya köyünün yahut kasabasının adı Chamula’ydı. Şanslı insanlar olduğumuz için (ki bunu Nur, soyadının Bayram olmasına bağlıyor. Habire karnavala çarpmış hayatı boyunca) karnaval zamanı buradaydık.

photo2

İlk durağımız bir Maya ritüeliydi. Arkaik bir gitar, arpa benzer yine arkaik bir enstrüman ve modern bir akordeondan mütevellit bir minik orkestra güzel ve elbette spritüel bir müzik yapıyorlardı. Üç tane “ileri gelen” ki isimlerini bir türlü öğrenemedim, izninizle rahip diyeyim onlara, ellerindeki marakaslarla ritm tutarak ayini yönetiyorlardı.

Bizi hemen buyur edip, metil alkolden ibaret yapma içkilerini ikram ettiler. Molotof kokteyli gibi görünen şişelerde, yani buruşturulmuş kağıtla kapatılmış çeşit çeşit şişelere dizilmiş çoook miktarda alkol heryerde ve elbette midelerdeydi. Biz de hemen çöküp kendimizi bu çok acayip kostümlü ve atmosferli ritüele kaptırıverdik. Her şey o kadar sahiciydi, o kadar sevimliydi, insanlar genişti ve o kadar alkollüydü ki, TV’de görsek “aneey” diye ekranın dibine gireceğimiz bu ritüel normalleşiverdi. Herkesin kafası güzeldi. Ritüelde zerre kasıntı yoktu. Benim gözüme tek batan fenalık, kadınların bir köşeye istif edilmiş olmasıydı. Ama sonradan fark ettik ki bu, muhtemelen o ana ait bir şeymiş. Nitekim sonra gördüğümüz ritüellerde kadınlar olayın tam göbeğindelerdi.

photo1

Ara ara rastlanılan sarhoşluk ve insanlardaki genişlik, sakinlik, ehlikeyiflik düzeyini şöyle bir örnekle anlatayım: Tam karşımızda oturan bir adam vardı. Adam, karakasını çalan rahiplerin birinin dizine elini koymuş, zil zurna sızmakla oturmak arasında gidip geliyordu. Tam karşımızdaydı. Derken, bir direk gibi hötönk diye devrildi. Biz yardım etmek üzere davrandık.. ki saçmaladığımızı fark ettik. Burada adet değilmiş. Adamcağız düştüğü yerde sızdı ve kimsecikler ilgilenmedi.

Şöyle bir problem vardı, -esasında korkarım bu sizler için bir problemdi.. ortam çok feci foto-fobikti. Bu kadar yıldır sürterim, fotoğraf çektirmekten bu kadar tiksinen bir yer daha görmedim. Bütün Maya köylerinde, herşey serbest; sizi hemen evlerinin, ibadethanelerinin ortasına alıveriyorlar, izzeti ikramda asla kusur etmiyorlar, ama iş fotoğraf çekmeye gelince, elinizi deklanşöre atamıyorsunuz.

Fotoğraf çektirmek istememelerinin çok makul bir sebebi varmış. Beni sebep ikna etti de, külliyen Maya köylülerinin söz birliği yapmış gibi aynı sebebe ikna olmaları şaşırtıcıydı. Şöyle diyeyim, Fikret, sadece bir tek ritüelde gönlünce fotoğraf çekebilseydi, yahut bir tek köyde.. Pulitzer mi alırdı, ne yapardı bilmem.

Makul sebep de şu ki, fotoğraf çekilmesine izin verdikleri zamanlarda San Cristobal’e inmiş de bir bakmışlar ki suratları kartpostal olmuş. Aklıma hemen TV gelir muhabbet biter diye köyüne elektrik istemeyen haysiyetli Laz köyü geldi.

Burada (tabii daha neler göreceğimizi bilmediğimizden) kostümlere, insanlara ve saire inanamayarak hafif kendimizden geçtikten sonra, bir sonraki ritüele doğru uzandık.

photo3

Bir sonraki durağımız, Juan Gallo’nun eviydi. Juan Gallo, benim rahip dediğim ileri gelenlerden birisinin eviydi. Ve ta daaa… Juan Gallo, sevgili arkadaşımız Manuel’in arkadaşıydı. Zaten hiç kısılmayan izzeti ikram burada tavan yaptı.

Evinin duvarında Juan’ın kendi yaptığı resimlerde Manuel bize ritüellerin mana ve ehemmiyetini anlattı. Bu anlatma kısmında ben bir miktar tur atıp, köpekler ve çocuklar başta olmak üzere köy halkıyla iletişime geçtim. İletişim derken tabii, kelime bilgimizin kesişim kümesi sıfır olduğu için bir miktar zor bir iletişim oldu. Ben de köpeklere daha fazla vakit ayırdım :)

Ritüel alanında patlatılan gübreye benzer patlayıcılarla kulağım hırpalanınca bizimkilerin yanına döndüm. Gidip merkezde birşeyler atıştırıp Juan Gallo’nun evinin yanındaki ibadethanedeki ritüele gittik. Bu sefer, elbette rakımızla beraber.

Ortam bu sefer daha da etkileyiciydi. Kapalı mekandaydık. Herkes içiyordu. Ortada bir takım öküz, jaguar ve sair şamanik heykelin üzerinde mumlar, her yerde devasa tütsüler yanıyordu. Altta bir yerde çarmıha gerilmiş bir İsa figürü tam orta noktada ama kapladığı yer açısından hiyerarşik olarak epey aşağıda konuşlanmıştı.

Maya köylülerinin hepsininki gibi bu ritüel de şamanik, külliyen özelleştirilmiş, genişletilmiş, sakinleştirilmiş bir nevi hristiyanlık ayiniydi.

Kostümlü üç rahibimiz görev değişimi yapıyorlarmış. Şunu anlatmam gerekiyor. Ortam müthiş teatraldı. Lakin bildiğimiz dini ortamlardaki teatral ciddiyetten, kasıntıdan o kadar uzaktı ki.. Misal Juan, duanın ortasında kaç kere içti bilemiyorum. Birkaç kere de “Miguel.. oğlum koş içki getir” türünden şeyler söyledi ve bardağını doldurdu. Arkasından duasına kaldığı yerden devam etti. Koskoca Allah dua bir içkiyle kesintiye uğradı diye Juan’a kapris yapacak değildi herhalde. Bir yandan bizimle tarzanca muhabbet eden köylüler her ne oluyorduysa o esnada muhabbeti bırakıp aniden koşarak çıkıp maytap patlatıp geliyordu.

Derkenn kıymetli an geldi. Biz rakıyı çıkardık. Şu cümle, rakıya gösterilen teveccühü açıklayacaktır. Saate baktım, 13 dakikada 2 – İKİ litre rakı tükenmişti. Tabii duasını bitirmiş ve bize katılmış olan Juan da çoktan rakıya dalmıştı. Elimizde, kurtarabildiğimiz birer duble rakıyla Juan’la ve Manuel’le beraber ritüelin bitmesini bekledik.

dsc_2816

dsc_2819dsc_2821Şu detayı da atlamamalı. Rakı dağıtmaya başladığımızda hemen uyarlıdık. “Bu hanımlar, önemli hanımlar; onlara da verin”. Sanırım bütün hanımlardan bahsettiler :)

Nitekim hanımlar da maaşallah içkiyi yudumlamayı rakıyı tanımadan önceki bir tarihte unuttuklarından olsa gerek hötönk diye götürüverdiler rakıları.

Bize ikram edip durdukları neredeyse saf alkolün adı “poş” idi. Poş’un, çiçeklerin en güzeli gibi bir anlamı varmış. Çok doğal olarak mutluluk verdiğine inanıyorlardı. Pek çok şeyden yapılabilen poş, bu köyde şeker kamışından yapılmıştı.

dsc_2829

Rakı demeye, hele Yeni Rakı demeye dilleri dönmediği için de hemen isim takıverdiler: Turkopoş. Böylece caanım rakımızım kendisine yakışır bir adı daha olmuş oldu. Yanlış anlamayın, bu öyle şakasına takılmış bir isim filan olmadı. Bizden isterken “Turkopoş verir misin?” diye istediler hep. Biz de sonraki Maya köylerinde, “Bu, Yeni Rakı.. buralarda Turkopoş diye bilinir” dedik.

Derken, Juan’ın Manuel’in arkadaşı olması sayesinde kazandığımız imtiyazla Juan ve hepimizin yanına kıvrılası geldiği doğuştan anne eşiyle beraber içtiğimiz rakıyı görüntüleme hakkı verildi bize. Ki Juan da diyor ki, bu daha önce olmuş birşey değilmiş. Yaşasın bu şekil imtiyaz :) :)

dsc_2833

Juan ve nazik eşi yemeğe çağırdılar, ama üzülerek; hakikaten üzülerek reddettik. Çünkü, ehlikeyiflik filan bir kenara bırakılmıştı artık. Yamyam batılı iştahına kapılmış, “daha daha” diye ortamı kanırtır olmuştuk bile.

Şunu da eklemeli tabii. Arabayı nezaket gösterip Manuel kullandığı ve içmediği için biz rahat rahat kafa çektik :)

Zapatist Otonomu: Ya Basta!

Köyde birkaç ritüel daha görüp kendimizi gezdirdikten sonra, yollandık Zapatist otonomuna. Ve, derhal kültürel, coğrafi, atmosferik ve politik bir kontrast yaşadık.

Önce sevgili arabamız La Kukaraça ile bir sisin içine girdik ki ne sis. Görüş mesafesi 30 ila 5 metre arasında değişiyordu. Sapır sapır da yağmur başlamıştı.

dsc_2841

Zapatist karakolun sınırında hepimizi bir heyecan bastı. Öyle ya, yıllardır kulağımıza en samimi gelen, 15 bin kilometre öteden kendimize göre takip ettiğimiz devrimci hareketin neye benzediğini yakından görecektik.

Zapatist hareket, bütün dünyanın kurtuluşu için bir örnek teşkil etme, bir başlangıç olma iddiasında olan bir barışçıl kurtuluş hareketi. Barışçıl dediysem, gerçekten barışçıl. 1994’de uzun hazırlanmalardan sonra sadece 12 günlük silahlı mücadele sayesinde olmuş ve o günlerde kazanılan topraklarda derhal uygulanmış bir otonomik örgütlenme. Geçen 15 yılda da bir daha silah sıkmamışlar. Güçlerini sahiciliklerinden ve halk desteğinden alıyorlar bugün.

Meksika silahlı kuvvetlerinin üçte biri Zapatistler sayesinde Chiapas’ta. Devletin yaptıkları bu kadar da değil hiç kuşkusuz. Lakin bu detaylar bu blog’un işi mi çok emin olamadım. Zahmet eder de konuyu araştırırsanız, İnternet’te bol bol kaynak var bu konuda.

Zapatista adı, efsanevi Emiliano Zapata’dan geliyor. Liderleri Subcommandante, yani Yardımcı Komutan Marcos da, biraz birinci komutanı Zapata kabul ettiğinden, biraz da liderlik mefhumuyla çok hoşlaşmadığından Yardımcı Komutan. Şu anektod, Zapatistlerin barışçıllığını güzel anlatır kanaatimce. Mücadelenin ilk yıllarında yakalanan bir işkenceci general, halk mahkemesine çıkarılır. Ve hayatının sonuna kadar halkın arasında utanç içinde yaşamaya mahkum edilerek serbest bırakılır.

dsc_2868

Ben Subcommandante Marcos’u rüyamda bile gördüm. Zibidi bir rüyaydı, ama lafı bu kadar uzatmışken anlatmak niyetindeyim. Zapatistlere katılmak üzere Marcos’la görüşüyorum. Marcos bana, “Mümkün değil, Chiapas’lı olmadığın gibi Meksika’da bile yaşamıyorsun” diyor. Ben de “Ayıp değil mi Marcos, şimdi gidip senin savaştığın Meksika hükümetinden oturma izni isteyip sonra mı geleyim yani” diyorum. Uyanıyorum sonra ne yazık ki. İnsan iki karışır aralarına rüyada dahi olsa değil mi? Bu rüyam Nur ve Fikret tarafından bir miktar alay konusu yapılıyor tabii. Koskoca Marcos’u fırçalamış olmam itibarıyla :)

dsc_2853

Chiapas Maya yerlisi Zapatistler kontrol noktasında pasaportlarımızı alıyorlar ve kayıt ediyorlar. Maskeleriyle asla ürkütücü değiller. Çok sıcaklar ve yorgunlar. Herşey derme çatma. Ama o derme çatmalıkta fotoğraflardan kolayca takip edebileceğiniz etkileyici bir estetik var. O estetik, inanç, umutlu yüzler ve samimiyet yaşanan sefaletin bütün negatif etkilerini alıp götürüyor. En azından biz yumuşak yataklar sahibi ziyaretçilerin gözünde.

Kontrol noktasında otorizasyon aldıktan sonra iki Zapatist, bize mücadelelerini anlattı. Herhangi bir Google search’ünde bulacağınız bu detayları yazmıyorum. Gözlem aktarayım ben. Kadın Zapatist, o kadar hasta, öyle bir gripti ki, uyumakla ayakta durmak arasında gidip geliyordu. Genç annemiz Nur’a Zapatistlerin kadın mücadelesini anlatırken sürekli İspanyolcasının kötülüğünden ve hasta oluşundan dolayı özür dileyerek hepimizin sevgilisi olmakla kalmayıp, Nur’a ne diyeceğini şaşırttı.

dsc_2852

Sonra Zapatist otonomu gönlümüze göre gezmeye başladık. İnşaat tahtasından yapılma öğrenci yatakhanelerinde kalabalık gruplar halinde kalan eğlenceli öğrencilerin kıkırdaşmasının ardından bilumum, eğitim, kültür, tarım ve sair işlerin koordinasyon yerlerini gördük. Tamamı süper grafiklerle donanmış derme çatma kulübelerdi bunlar. Gururla anlattıkları ortaokul kadar fiesta alanı da etkileyiciydi. Biz biraz mevsimsiz denk geldik tabii konuya. Fiesta alanının fiesta zamanı neye benzediğini şenlikli bir tarifle Manuel anlattı bize.

dsc_2919

Nur ortamdan o kadar etkilendi ki, gönüllü olarak kalmak üzere başvurdu. Ona, sürekli kurufasülye pilav vereceklerini ve ısınma sorunu olan bir evleri olduğunu, ancak yatak alması gerektiğini, buna hazır olup olmadığını sordular.

dsc_2895dsc_2906

Zapatistler, gönüllü alırken çok dikkatli davranıyorlar. Hem güvenlik, hem de boğuştukları problemlerin Batı’dan göründüğünden daha sert olması sebebiyle. Genel olarak muhtelif organizasyonlar vasıtasıyla buluyorlar gönüllüleri. Yani hem çok ihtiyaçları var, hem de aşırı seçici davranıyorlar. Fakat Nur’un samimiyeti, yüksek lisanslı bir psikolog olması ve daha önceden benzer gönüllü çalışmalarda bulunmuş olması yardımıyla başvurusunu değerlendirmek üzere kabul ettiler.

Zapatist kadın kollektifinden bir miktar alışveriş yaptıktan sonra tekrar düştük yollara.

Zapatist otonomundan sessizlik ve elbet duygusal ayrıldık.

Sisleri yara yara San Cristobal’e döndüğümüzde tek ihtiyacımız mütevazı bir rakı sofrası ertesi yataktı.

dsc_2892

Çiçek bahçesi gibi bahçesi olan otelimiz Posada De Juana’daki hemen hemen suitimizin önüne yaydık sofrayı, açtık rakıyı.

dsc_2926

Biri yer biri bakar, kıyamet kopar hesabı o vakte kadar bizi seyretmiş olan Manuel, nihayet suyla karışınca beyaz olan kudretli Turkopoş’un tadına mazhar oldu. Ve pek çok Meksikalı gibi ayarsız bir sür’atle içti. İkinci dublede derhal raconu kapmış bir şekilde bize Türkçe, Maya dili ve İspanyolca; Şerefe, Tameşket ve Salud derken, çektik kafaları.

dsc_2924

Fotoğraflar, her zamanki gibi: Fikret Bekler (Fikret: Bu noktada ben de iki çift laf edeyim, gözyaşı dökeyim… Hayatımda fotoğraf çekmek için insanı bu kadar iştahlandıran ama fotoğraf çekmenin de bu kadar imkansız olduğu bir başka gün  yaşamadım. Şöyle ki, öğlene kadar Maya Köylerinde çok ilginç evlere ve kiliselere girip çıktık. Hayatımızda bir daha zor tanık olacağımız / olamayacağımız dini törenlere tanık olduk. Lakin Maya köylüleri, kesinlikle fotoğraf çekilmemesini rica ettikleri ve biz de isteklerine tamamen uyduğumuz için bu rengarenk anları hiç görüntüleyemedik. Öğleden sonra gittiğimiz Zapatist kampta ise dış alanlarda fotoğraf çekilmesine izin verildi. Lakin bu sefer de yoğun bir sis, göz gözü görmez hale getirdi. Ne yapalım, mukedderat.)

San Cristobal ve çevresindeki gezimizin ikinci gününü de bir aksilik olmazsa yarın anlatacağız.

6 yorum »

774

Yorum yazar hdenizb

15 Şubat 2010 @ 22:56

eh peh be..
gülmekten katıldırtdın bizi hemi de düşündürttün..İst.a gelince bi izlenimler konferansınızda buluşmak üzere davet beklioz..

776

Yorum yazar elçin

16 Şubat 2010 @ 08:29

chamula 10 yıl önce daha güzel, enteresan bir köydü; geçen yıl karşılaştığım betonlaşma beni şaşırttı..diğer meksika yerleşimlerinde, köylerinde rastlamadığım türden bir çirkinleşme..ama kilisesi gerçekten görülmeye değer..daha önceki yıllar turistlere daha sert ve tahammülsüzdüler..ilk gittiğimde bir adamın elinden fotoğraf makinesini öyle sert alıyorlardı ki, gördüklerim karşısında acaip tırsmıştım..geçen yıl daha bir esnemiş, turiste alışmış gördüm halkını..katolik kilisesi olduğu halde tamamen yerli kültüre adapte edilmiş kilisenin iç hali beni çok etkilemişti.. çok sade ve estetik bir yapı, iç mekanda oturma sıraları yok, yerlerde otlar, dumanlı ve tütsülü bir hava, tiyatro sahnesi gibi her bi köşede kendi tarzında ibadet eden, zaman geçiren insanlar..ben tek başına dialog halinde gibi bi sağda bi solda durup konuşan adamı; yerde oturmuş içki içip kağıt oynayan dörtlüyü; ritmik bir şekilde sürekli konuşan teyzeyi; ve bir çok köşede tanrıya armağan olarak mumların arasına yerleştirilmiş coca colaların ardında bir anda boynu ustaca kırılıveren tavuk-horoz görüntülerini unutamıyorum..yine sigara içen yerlilerden cesaret alarak sigara yaktığımda hemen uyarıldığımı ve yabancı olduğum için içemediğim sigaramı sönürmek zorunda kalışımı da..chamula ile ilgili bir ilginç bilgi de; pazarlarda, sokaklarda her yerde karşımıza çıkan; keçeden yünden minik marcos, ramona(zapatist liderler) bebeklerinin burada yaygın olarak yapılıp satıldığı halde; zapatistlere sempati duymayan ender chiapas köylerinden olduğu…sonra bana ilginç gelen başka bir şey; özellikle 10 yıl önce turistler chamula dışında başka köylere gitmeye çok cesaret edemiyorlardı..yerlilerin tavrı yok sayarcasına ciddi bir ilgisizlik şeklindeydi..burada köylerde biraz farklı olanın karşılaştığı abartılı ilgiyi bildiğimden çok şaşırmıştım..ben chamula dışında bir kaç köye daha gitmiştim dolmuş taksilerle( ki bana evet sen daha koyu renklisin, daha az yadırganırsın onun için gidebiliyosun demişlerdi aynı hostelde kaldığım batılı arkadaşlarım); hatırladığım ön koltukta kucağında tatlı bir çocukla dipdibe oturduğum teyzenin göz temasında bile bulunmamasıydı..köyde de kendimi fazlaca yabancı hissetmiş, çocukların gringa gringa seslenmeleri karşısında amarikalı olmadığıma dair hemen savunmaya geçmiştim:) aslında onlar için onlara benzemeyen herkes gringa ve gringoydu..zapatists otonomlarda ise dışarıdan gelenlere bir 10 yıl önce daha fazla ilgi varken, geçen yıl söylenenler, meksika içi direniş hareketleriyle daha fazla dayanışmaya önem verildiği ve dışarıdan ilgiye biraz daha kendilerini kapattıkları şeklindeydi..bir de bu meksika köylerinde o sert içkilerin her vesileyle küt küt içilmesi ciddi bir dert ki zapatist otonomlarda yer almanın önemli bir koşulunun içki yasağına kesin kes uymak olduğunu biliyorum; cezasına dair hatırladığım bi şeyler var ama şimdi eski bilgi hata yapmıyayım:) son bi şey daha coca cola tutkusu ilginizi çekmedi mi? dağın tepesinde, ormanın içinde 2 kulübelik bir mezra diyelim, kulübenin bir duvarı boydan boya cola reklamı; kiliselerde, törenlerde kasa kasa colalar..en son zapatistlerin yaşam alanı oventic yolunda ellerinde cola şişesiyle dolmuştaki amcaları teyzeleri görüp kafayı gözü yararak ama sizin ne güzel bin çeşit, güzel meyve suyunuz var konuşmasına girmiştim ve insanları güldürmüştüm ki; oventic’de kantine benzer yerde cola dolabını görmek tuz biber ekmişti meseleye..hızımı alamayıp orada da bunu dert ettiğimi, insanlarla konuştuğumu ve ya işte buzdalabı veriyorlar, insanlar da seviyor sözlerine ikna olmadığımı hatırlıyorum..sizin dikkatinizi çekmedi mi bu cola işi; özellikle kiliselerde..sağlıcakla..sevgiler:)

780

Yorum yazar nur

17 Şubat 2010 @ 04:08

ne güzel anlatmışsın elçin! chamula kilisesi çok güzel cidden. ben köylü kızlarla yerde poş içip muhabbet ettim bol bol:)diğer civar köylerde de fotoğraf itirazı dışında hiç sorun yaşamadık. çok misafirververdi herkes. tabi yanımızda manuel’in olması çok şey değiştirmiştir muhakkak. coca-cola suyunu san cristobal’in üzerindeki bir gayzerden çekiyor diye öğrendik biz. belki o yüzden yaygındır. biz de sinir olduk.
sevgiler,
nur

782

Yorum yazar elçin

17 Şubat 2010 @ 18:21

sağol nur, ben de sizi ilgiyle, hevesle, özlemle izliyorum..bence de manuel’in varlığı önemli olmalı..temasa geçince terslik yaşanmaz insanlarla eminim ama beni kapalılıkları etkilemişti..sevgiler, iyi yolculuklar..yeni haberlerinizi merakla bekliyorum, palenque’yi ve sonrasını..

840

Yorum yazar Didem

26 Şubat 2010 @ 13:54

zapatist hareket bu dünyanın tarihinde en onurlu hareket iddiasındayım… bize de çok şey öğrettiler saolsunlar.. gönülden bir selam verseydiniz buralardan benim için

841

Yorum yazar Volkan

26 Şubat 2010 @ 13:56

viva zapatista!

RSS ile yazılara yapılan yorumları takip edin. Sitenizden geri izleme yapın

Yorum yap

XHTML: Kullanılabilir etiketler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>