Turistik Memphis… Çekirge en fazla üç kere sıçrar!
İki günün sonunda vardığımız birinci sonuç: Memphis pek turistik bir yer!
Valla ne yaptıysak olmadı, nereye gitsek “turistik” bir durumla karşılaşıyoruz. Bizim ulaştırmadan sorumlu Atılgan’a atlayıp Memphis’in sağına soluna, ötesine berisine turlar mı düzenlemedik, elimizdeki kaynakları mı kurcalamadık, sevgili GPS’imiz Teresa’ya mı danışmadık, turizm ofisinden aldığımız broşürleri mi hatmetmedik… yok, olmadı, bir türlü “turistik” bir kentte dolanıyor olma hissiyatından kurtulamadık. New Orleans da “turistik” idi ama o şehrin yerellerinin takıldığı Frenchman Street’i orada yaşayan dostumuz Fatma’nın tavsiyesi ile keşfetmiştik. Burada ya öyle bir yer yok, ya biz bulamadık, bilemiyoruz… Natchez, Greenville, Clarksdale civarlarının tadı damağımızda kaldı. Şeytan bir ara “geri oralara dönün” bile dedi ama artık Chicago’ya doğru yollanmanın vakti geliyor.

Memphis’e dönecek olursak; bu şehrin her tarafı blues ve caz dolmuş taşmış durumda… Turizm ofisinde sizi B.B. King ve Elvis Presley heykelleri karşılıyor.

Sanatçıların isimlerini kaldırımlara yazmak yetmemiş, cadde ve sokaklara da vermişler. Otobüs ve tramvayların üzerindeki durak isimlerinde de onlara rastlayınca bir aşırı doz durumu oluyor.
Klasik tabirle, şehrin kalbi Beale Street’te atıyor. Burası bizim “İstiklal” gibi, trafiğe kapalı bir alan. Cadde üzerinde istinasız sadece barlar ve hediyelik eşya satan dükkanlar var. Örneğin B.B. King’in barı ve hediyelik eşyacısı yan yana… Burada birşeyler bize “ters” geldi. Barlarda çalan müzik kötü mü? Asla… Daha ayrıntılısını Metin yazar, ama insanı rahatsız eden, bar kapılarında sizi içeriye hani zorlayarak demeyelim ama ısrar ederek almaya çalışan insanların varlığı… Caddenin yarısının turistik eşya dükkanı olması… Bu turistlerden para ve sigara dilenmeyi “iş” haline getirmiş garibanlar… Neticede biz Memphis’in gerçekte nasıl yaşadığını değil, turistlere nasıl sunulduğunu görebildik, buna da biraz canımız sıkıldı. Örnek vermek gerekirse; ne kadar turist akını olursa olsun, Beyoğlu kendi kafasına göre takılır, orada gerçek bir yaşantı devam eder. Beale Street ise tamamen turistlere yönelik dizayn edilmiş. Yani muhtemelen hep böyle değildi ama bizim 2009 Haziran’ında gözlediğimiz bu… (Greenville, Clarksdale gibi yerler kafalarına göre takılıyordu, o yüzden bizim de aklımız oralarda kaldı
)

Biz bunlara aldırmayıp yine de Memphis gecelerinde 3-4 bara girip çıktık. Popüler takılsalar da abiler sıkı çalıyordu. Gündüzlerinde de önemsediğimiz müzeleri gezmeye devam ettik.
Sun Studios, Elvis’in annesi için kaydettiği plakla keşfedildiği ve daha sonra yine burada kaydettiği plakla “patladığı” ve meşhur olduğu yer. Bina şu an müze olarak kullanılıyor. Girişte küçük bir kafe ve hediyelik eşya satış bölümü var.

Zaten bu memlekette hangi müzeye girsek bizi hediyelik eşya bölümü karşılıyor. Sonra sizi müzeden çıkarken de mutalak oradan geçiriyorlar ve eğer girerken birşeylere takılıp satın almadıysanız, çıkışta mutlaka o gazla birşeyler alıveriyorsunuz.

Fotoğrafta Metin’in bu kurulu düzen karşısındaki şaşkınlığını görüyorsunuz. O sırada 11:00′de başlayacak olan müze turunu bekliyorduk.

Müze turu dediğimiz; tarihi eşyaların bir araya getirildiği hepi topu üç odayı, sizinle birlikte gezen görevli arkadaşın, ilgili olayları, anıları vs anlatması… Anlatım güzel, lakin daha ziyade Elvis üzerine kurulu malzemenin miktarı belli. Küçük bir yer olsa da görmeye değer. Toplanmış / biriktirilmiş eşyalar bir odada duruyor.

İkinci oda kaydın yapıldığı stüdyonun ön bölümü… Elvis’i keşfeden hanımefendinin masası ve bir de eski pepsi cola makinesi var burada.


Üçüncü oda da kayıt stüdyosu… Buradaki aletlerin hepsinin çalışır durumda olduğunu söyledi, bizleri gezdiren anlatıcı arkadaşımız.

Turun sonunda Metin, Elvis’in son kayıtlarını yaptığı mikrofon ile bizlere bir parça söyledi.

Şimdi gelelim vardığımız ikinci sonuca: Çekirge en fazla üç kere zıplar!
Şu arkadan çarklı Mississippi teknelerinden birine binerek, bir buçuk saat süren azap dolu bir nehir turu yaptık.Biz Mississippi boyunca kuzeye doğru çıkıyoruz ya… Bunun benzeri bir tura, New Orleans’da katılmayarak çekirgeyi bir kere sıçrattık. Natchez’de katılmadık, ikinci zıplayış. Greenville’de katılmadık, üçüncü zıplayış. Ama burada “yahu bu turları görüp duruyoruz, katılalım artık” deyivererek yakalanıverdik.

Bu teknelerin içinde bulunmanın hiçbir özelliği yok. Ya klimalı alt katta serin serin ağır yağ kokusuna maruz kalıyorsunuz; ya da üst katlarda havadar bir şekilde güneşte pişiyorsunuz. Sonuçta, hele ki bizim gibi İstanbul Boğazı ile yaşayan insanlar için hiçbir enteresanlığı olmayan, bulanık suda bir buçuk saat tur atıyorsunuz.


İşin fenası, bu tekneler dışarıdan çok güzel görünüyorlar ama siz içinde olduğunuz zaman, o güzellik yerine etrafta gördüğünüz dümdüz alanları izliyorsunuz. Ve haliyle de oraların anlamsız fotoğraflarını çekiyorsunuz. Şimdi biraz ukalalık olacak ama, olur da yolunuz Mississippi’ye düşerse, bu tekne turlarına katılmayın, tur başlama saatinde kıyıya gidin ve iskeleden ayrılan çarklı teknenin güzelliğini izleyin, isterseniz fotoğrafını çekin. Sonra bırakın o gitsin, içindekilerle birlikte 1,5 saat turlasın. Hem paranızı hem zamanınızı ziyan etmeyin. Gidin her nerdeyseniz, o şehri gezin
Memphis notları şimdilik bu kadar… Yakında toparlanıp, Atılgan ve Teresa ile St. Louis tarafına doğru yollanıyoruz. Görüşmek üzere…