online ordering of meds order zovirax mail order, order cheap medications here without a prescription order flagyl no visa without rx, ordering generic medications online premarin generic, buy cheap viagra and cialis online - get your discount medicine online arimidex, buy cheap generic medications online buying neurontin over the counter, order online generic and brand medications doxycycline sale, buy cheapest medications with overnight delivery ordering lasix online without a prescription, cheap canadian pharmacy online overnight baclofen cod, generic medications online ordering norvasc prescription, order online generic and brand medications buy diflucan with no perscription, buy cheap generic medications online generic wellbutrin sr online

Welcome to the desert of the real Neo!

Kategori: Proje 61/16 — Metin - 9:58 am - Salı, 16 Haz 2009

Buraya kadarmış. Şımarıklık yani. Greenville ve Clarksdale’de o kadar şımardık o kadar şımardık ki, şu anda hayal kırıklığı içinde kıvranıyoruz. Efsane Memphis’te kestane brothers.

Memphis, büyük şehir. O kadar alışmışız ki eciş bücüş yerlere, burada önce bir “köyden indim şehire” sendromu yaşadık. Sonra da, yarabbi kimse bize sarılmıyor. Türkiye’den gelen gazeteciler siz misiniz diye bile sormuyor. Daha fenası bu turistik “alemde” turistiz. Fikret, gece “Olum bu makinaları almayalım bari çıkarken” bile dedi.

Dün celebrity idik. Bugün turist. Yarın kimbilir n’oluruz?

Burada bir Beale Street var, New Orleans’ın Bourbon’unun benzeri. Hatta daha iyisi. Bir dizi bar bi de çakma juke joint var. Müzisyenler, “bizim” Delta’daki gibi eciş bücüş terliklerle filan çalmıyor. “Cool”lar. Başka bir deyişle iyi müzisyenler ama uyuz uyuz Mustang Sally filan çalıyorlar. Herhangi birini misakı milliye getirsen Açıkhava’yı doldururlar o başka. Ama Açıkhava’yı zaten sanırım giden herkes doldurabiliyor. Film festivalinde ful çeken filmlerin vizyona girince seyredilmemesi gibi. Gördüğünüz gibi tutarsız yazmaya filan bile başladım. O kadar yaramadı yani Memphis.

Çakma juke joint’ten ve yanındaki adını hatırlamadığım iyice blues bar’dan bile en fazla blues standartları duyabiliyorsunuz. BB King, epey köşe dönmüş olmalı. Burada kritik yerlerde dükkanları, barı filan var. Onun barında bile Sweet Home Alabama ile başlayan program Mustang Sally ile bitince, Fikret “Ne bu abi İstiklal’deki Mojo’ya mı geldik” dedi.

Buralar böyle yani.

Ama bu kadar umutsuz konuşmamın şöyle bir sebebi var tabii. Burası, asla New Orleans’tan daha kötü bir yer değil. Ama biz New Orleans’ta o kadar toyduk, Natchez, Greenville ve Clarksdale’de o kadar şımardık ki, buraya “ıyk, paçoz turist mekanı” der olduk. Koskoca Beale Street’e hem de. Hani, çömdürsen İstiklal’in yanına, her gece ful çakar.

Yarın turistik faaliyetin dibine vurup, Sun Studios’u, Gibson gitar fabrikasını gezmeyi ve Mississippi’de o çarklı teknelerle tekne turu yapmayı planlıyoruz. N’apalım, juke joint vardı da biz mi gitmedik?

Şimdi duygusallığı bırakmaya çalışıp bir miktar analitik olursam, olay şöyle vuku buldu:

Clarksdale’deki ikinci günümüzün sabahında, Rat ile bi prematüre belgesel çektik. Bi şekil yayınlarız buralarda seyredersiniz. Riverside Hotel, misal Ike & Tina Turner’ın yıllarca yaşadığı, John Lee Hooker’dan Muddy Waters’a bi yığın insanın yaşadığı 1944 yılında açılmış bir otel. Öncesinde de hastaneymiş ve önceki yazıda söylediğim gibi Bessie Smith burada ölmüş. Rat hepsini üşenmeden ve şehvetle video kameramıza anlattı. Öyle kırk yıllık kanka gibi Rat dediğimize bakmayın, blues tarihi açısından epey mühim bir kardeşimiz kendisi.

Sonra tembel Clarksdale’de aradığımız bir yığın şeyi bulamayıp, misal İnternet bağlantısı için Mc Donalds’a tav olduktan sonra -ki o gıcık yerin bile duvarları Stevie Ray Vaughan posterleriyle filan kaplı.. vurduk kendimizi Crossroads’a.

Yani Robert Johnson’ın ruhunu şeytana sattığı varsayılan kavşağa. 61 numaralı karayolu (bilin bakalım neresi :)) ile 49 numaralı karayolunun kesiştiği yere.

dsc_0473

Orada epey vakit geçirip, Johnson yad edip, foto/video filan çekip civardan gelen diğerlerine konu üzerine ukalalık yaptık. Sonra bir yahudi mezarlığı gezip bir at sevip, Martin Luther King parkında tembellik ettik. Akşam, fiks Red’s Juke Joint’e gittik. Esasında daha popüler yerler de var. Ama biz buralıyız ya, otantik olanına gittik. Lakin, pazar pazar 8’de başlayan grup hötönk diye 10’da bitirince, Millage Gilbert’le iki muhabbet edip CD’sini almak düştü bize sadece. Bi de tip kovasına 10 USD attık tabii. Yanındaki adamın gözleri parladı. Buralarda nasıl bu kadar zenginlik var çözmek zor. Kimse çalışmıyor. Kimsenin parası yok. Ama bi bolluk bi bolluk şapkanız uçar.

dsc_6284

10’da ortada kalınca n’apalım, döndük Martin Luther King parkına, sivrisinek eşliğinde rakı içtik.

Sabah ben traş olacaktım, Fikret fotoğraf çekecekti. Clarksdale berber dolu. Ve Delta’da berberler, çok kritik yerler. Misal ragtime müziği bütünüyle berberlerden çıkma. Hatırlamazsınız tabii siz, 1930’lar filan. Berberler ilgi çekmek için müzik koymak istiyorlar dükkanlarına. Ama allahın berberi, nasıl gitsin caz band filan getirsin. Bi tane sivri zekalısı buluyor bi piyanist. Piyanist de sol eliyle akor basarken sağ eliyle melodiyi çalıyor. Ağzıyla da vokal yapınca al sana caz band. Velhasıl, ragtime manyaklığı böyle başlıyor. Ben de işte gidip traş olup rakı içerken belki rakı manyaklığı başlatırım derken bir detayı atlamışım. Bunlar çalışmıyor ki. Ehlikeyifliğin suyunu çıkarmışlar. Delta’da çalışan kimseyi görmedik. Yani bikaç garson bikaç barmen filan o kadar. Fikret, şehri birisinin gökten indirdiğini iddia etti, o kadar yani.

dsc_6290

Neyse, açık berber bulamadığımız gibi ne zaman açılacağını da bulamadıktan sonra, rock’n roll heritage müzesini de kapalı bulup, üstüne abe’s place ve madidi de kapalı olunca (son ikisi restoran) biz de kös kös Delta blues müzesine gittik. Güzel müzeydi. Yine para harcayıp akabinde bir kısım yazar / müzisyenle filan tanışıp çıktık müzeden. Meraklısı buyursun gezsin: http://www.deltabluesmuseum.org/

Biraz kapalı Clarksdale sokaklarında fotoğraf çektikten sonra, n’apalım, yollandık yine, bastık Tunica’ya. Orada efsane Blue & White restorana oturduk.

dsc_6330

Efsane derken, bunları Türkiye’den çalışıp gelmiş değiliz. Burada edindiğimiz eş dost dedi. Hakikaten süper yerdi. Fiks, sıcak insanlar. Salata barda, bu soslar ne dedim, garson kadın üşenmedi, hepsinden bir tabağa sample damlatıp parmağımı batırıp yalamaya teşvik etti beni misal. Neyse, şahane yemeğimizi (tabii ki bir milyonunce kere catfish) yedikten sonra, 61 üzerindeki sonraki durağımız Memphis’e yollandık.

dsc_0514-64

dsc_0522

dsc_0532-82

dsc_0542-3

Memphis’teki durum da yukarıda tarif ettiğim gibi. Şu kadar ki, döndük otelin havuzunun köşede rakı içiyoruz Fiko’yla. Dışarıda turizm hayatı sürerken. Ve biz aynı turizm hayatından New York ve New Orleans’ta bir gıdım şikayet etmiyorken.

Bu yazı da burada biter bu durumda. Laptop’umun paçoz hoparlörlerinden Bukka White dinleyip rakı içmemiz lazım şimdi :)

Kalınız sağlıcakla.

7 yorum »

90

Yorum yazar Melda Erçelikcan

16 Haziran 2009 @ 10:23

Metincim “Efsane Memphis’te kestane brothers” lafı üzerine ne desem boş:) hala gülüyorum:)

91

Yorum yazar deryik

16 Haziran 2009 @ 11:55

güney amerikalılar anasonlu içkilere alışık, zevkle içiyolar. rakı sofrasına da, keyfine de çabuk uyum sağlıyolar (özellikle bolivyalılar, niyeyse). birkaç latino ve latina bulursanız keyfiniz yerine gelebilir, çok güzel eşlik ediyolar.

92

Yorum yazar cagatay

16 Haziran 2009 @ 12:03

insan bir blues koyar buraya da dinletir bize!

93

Yorum yazar Lazy

16 Haziran 2009 @ 13:51

Herksin calısmaması ne güzelmiş:)

95

Yorum yazar timur soylemez

16 Haziran 2009 @ 17:41

Geziniz cok ilginc, tebrikler. Deep South ve Midwest’i hem motorla hem arabayla gezmis biri olarak sizlere imrendim ve tekrar yollara dusmek istedim. Ayrica, ABD’de rakiyi kendi capimda birebir cok genis bir sekilde pazarlayan birisi olarak size kucuk bir tuyo verebilirim. Raki tattiracaginiz Amerikalilara “liquorice” (liquorish olarak da yazilir, likoriş okunur) sevip sevmediklerini sorun. Evet diyenler rakiya bayilir, hayir diyenler genelde sevmezler. Tadlar birbirine cok yakin. Iyi eglenceler, bol sanslar…

96

Yorum yazar Memocan

16 Haziran 2009 @ 18:13

abiler amma guzel keyif ha, kalacak yer yoksa chicago’da dert degil ayarlarik… yola devam

98

Yorum yazar Ahmet

16 Haziran 2009 @ 22:50

Chicago’ya gelecekseniz Milwaukee’ye kadar uzatin yolunuzu bence. Bu sehir ABD’de biranin merkezi bana gore. Beyzbol takiminin adi bile Brewers. :)’Raki biraya karsi’…

RSS ile yazılara yapılan yorumları takip edin. Sitenizden geri izleme yapın

Yorum yap

XHTML: Kullanılabilir etiketler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>