online ordering of meds order zovirax mail order, order cheap medications here without a prescription order flagyl no visa without rx, ordering generic medications online premarin generic, buy cheap viagra and cialis online - get your discount medicine online arimidex, buy cheap generic medications online buying neurontin over the counter, order online generic and brand medications doxycycline sale, buy cheapest medications with overnight delivery ordering lasix online without a prescription, cheap canadian pharmacy online overnight baclofen cod, generic medications online ordering norvasc prescription, order online generic and brand medications buy diflucan with no perscription, buy cheap generic medications online generic wellbutrin sr online

İki gün daha kalsak buralı olacağızdır

Kategori: Proje 61/16 — Metin - 7:42 pm - Pazar, 14 Haz 2009

Hayatım boyunca kadınlar konusunda şansım açık olmuştur. Fakat burada farklı birşeyler oldu. Fikret’e de bana da bir ilgi bir ilgi şapkanız uçar. Sanırız buralar için de epey seksî bir iş yapıyoruz. Taa Türkiye’den geldiğimiz yetmiyormuş gibi, taa Chicago’ya gidiyoruz. Ondan olsa gerek. Şöyle ki, bir bara gidiyoruz, ayıptır söylemesi “two Jack on-rocks” diyoruz; ikinci yudumda “Haw ya doin'” geliyor. “Allam bu melek neden bize bunu desin ki durup dururken” diye düşünürken öbürü geliyor. Biz tabii ülkemizi iyi temsil etmek (biraz da dönünce hesap vermekten tırstığımız :p) için cool’luğu elden bırakmıyoruz. “I’m not gay” tişortu arıyorum tabii bi yandan da. Bütün juke joint’lere Fikret’le çık Fikret’le gir nereye kadar?

Gittiğimiz yerlerde (buralar köylük yer tabii) aynı gün içinde bizi tanır oluyorlar. Türkiye’den gelen iki gazeteci siz misiniz? cümlesi en sık duyduğumuz cümle.

Neyse. Bu kadar reklam yeter. Greenville’de kalmıştık.

İlk gecemizde, otelimizden çıkıp 30 saniye yürüme mesafesindeki “juke joint area”ya gittik.

dsc_5778

Ben, büyük bir şehvetle kamerayı çalıştırdım, Fiko’yu çekiyorum. Konuşuyorum bir yandan da. İşte blues’un beşiği Greenville’de nihayet bir juke joint’te kafa çekecez filan.. derken kapıyı açtık; hakkaten lezzetli bir canlı blues sesi yayıldı dışarı. Ama o ne? Tek dinleyici biziz. E girmiş de bulunduk.. neyse. İkişer bişey içip yan bara kaçtık. Oradan da öbürüne. Bütün bölgede toplam kafa çeken sayısı 40 filandı herhal. Epey bir insanla tanışıp muhabbet ettikten sonra hafif hayal kırıklığıyla yattık.

dsc_5764

Ertesi gün sabahtan kalkıp doğru Greenwood’a, hacca yollandık. Bütün bu yollara düşmemize vesile teşkil eden mevzunun sahibi adam. Hani Crossroads filminde bu yollarda kayıtlı yirminci şarkısını arıyorlar. 37 ölümlü filan, otuzunu bulmadan mefta olmuş. Mezar fotosundan okuyuverirsiniz :) gencecik ölmüş. Bütün blues’cular gibi bir miktar zampara bir abimiz. Zaten sevgilisinin kocası bıçaklayıvermiş yahut zehirleyivermiş kendini. Hani Sweet Home Chicago vardır ya meşhur, her barda çalar. Blues Brothers filminden. O şarkıyı ilk meşhur eden (bestecisi olmasa da) Johnson’dır. Yahut Come in My Kitchen. Zaten kaç şarkısı var kayıtlı, alıp dinleyiverin.

dsc_5831

Robert Johnson’un mezarı civarında in cin top oynuyordu. Biz de pasa girdik. Bir minik çilingir oluşturuverdik. Mezara rakı döküp ritüelimizi filan da tamamladıktan sonra içinde birkaç dublelik rakı bulunan şişeyi ve rakı bardağını mezara bıraktık. Johnson’ın canı çeker de içerse diye.

img_5819

Şunu da ekleyelim: Johnson’un iki yerde daha mezarı olduğu iddia ediliyor. Doğrusu olması ihtimali en yüksek olanı bizim dibinde rakı içtiğimiz ama.

Greenwood’da epey bir zaman geçirip, akşam üzeri yollandık Rolling Fort’a, malum iş için. Bir başka efsane Muddy Waters’ın kardeşi Robert Morganfield ile buluşmak üzere.

Robert, irice bir karavan boyundaki sempatik evinde karısıyla birlikte yaşayan süpper bir ihtiyar. Lakin umduğumuz gibi blues’la filan pek bi ilgisi yok. Köklerini blues’la aynı yerlerden alan ama ters yerde duran Gospel meraklısı. Blues sekülerdir. Gospel ise külliyen dini. O yüzden ters yer dedim.

dsc_5854

Velhasıl, anlattı da anlattı. Ortakçılık yaptıkları yılları, ırkçılık yıllarını, Muddy’nin Chicago’da para gördükten sonra da önce de pek ilgilenmediklerini birbirleriyle. Birbirlerini sevdiklerini ama hiçbir zaman çok yakın olmadıklarını, zaten annelerinin farklı olduğunu, filan anlattı. Üşenmezsem biryerlere yazarım bu söyleşiyi. Gerçi söz verdik Robert’a göndereceğiz diye; artık yazacağız bir yerlere :)

dsc_5859

Çıkarken bir Yeni Rakı şapkası hediye ettik Robert’a. O da kafasına takıverdi. Valla billa biz tak şunu da poz ver bize filan demedik ona.

Döndük eve. Greenville’e. Eve derken abartmıyorum, insanlarla selamlaşarak yürüyorduk Greenville’de.

Sonra, Sharon’la (‘takıldığımız’ juke joint’in sahibi) sözleştiğimiz gibi rakı içmek üzere gittik. Bu ABD’liler tuttuklarını yağa atıp kızartıyorlar. Dedik ki “Hacı biz rakı içecez. Olmaz öyle. Biz “grilled” isteriz. Güzel yapın ha” aynen balık rakı mevzuu başladı. Mississippi Mississippi olalı böyle olay görmemiştir. Juke Joint’te rakı içen iki Türkiyeli. Nitekim yine meraklı sorular filan derken buralılarla kankalık düzeyimiz tavan yaptı. Yan masanın mısırına yazılıp onlara rakı ikram ettik. Daha doğrusu bir tanesi bir yudum aldı, pek beğendi.

Sonra buranın yerel bir gazetesinin editörü, TV’sinin anchorwoman’ı ve muhabirinden oluşan üçlü ile tanıştık. Tanışmadık kaynaştık.

Dominick, editör olan; bizi evine çağırdı. Akşam partiden önce biraz takılırız dedi. Eyvallah dedik ve yollandık. Aynen rakıyı açtık tabii. Bayıldılar. Hakikaten bayıldılar. Bence buralarda rakı lansmanı yapılsa birkaç yıla bourbon’la kapışır. Lakin alkol miktarını bir miktar abartmışız. Dominick’in muhteşem plakları, rakı derken bi de tekila çıktı ortaya, sanki alkol miktarımız azmış gibi.. ve beklenen sonuç: 4 sallanan, çıktık. 4, çünkü Woodrow (muhabir, TV) erken çıkmıştı.

Dominick, gerçek bir Bush düşmanı. Fuck Bush rozeti ve rakıyla şov bile yaptı video kameramıza. Bu arada Mary ile Dominick’in arasındaki ince yakınlaşmayı harlamak da bir parça bize düştü. Sanırım bir süredir süren flörtleşmelerin nihayete bağlandığı gece oldu o gece. Eeee, rakı gücü !

Juke joint bu sefer tıklım tıklımdı. Her cins, kilo ve renkten insanla dolu mekanda alkolün de etkisiyle bir miktar kaptırıp gitmişiz. Belli etmişizdir, Dominick ve Mary ile arkadaşlığımız sürecek gibi duruyor.

Sabah yataktan kalkışımız bir miktar sancılı oldu. Hele benimkisi. Aslında benim kalkasım vardı da, sen yatak bir yapış bana. Terk etmek isteme. Pis yatak, öyle bir yapıştı ki, telefondaki kadına yalvarır ses tonuyla, noooolur yarım saat geç check out yapalım deyip yarım saat daha uyudum.

Yürümekle sürünmek arası bir çabayla arabaya ulaşıp çalıştırdım. Kolay mı? Blues Brothers gibi hissediyoruz kendimizi: We’re on a mission from God.

İlk iş Leland’taki Highway 61 müzesine gittik. Güzel müzeydi. Gezdik foto çektik. Her zamanki gibi halkla ilişkilerde süperdik. Müzeci hanımla muhabbetle yetinmeyip oğluyla da tanıştık. Müzeyi merak edenler şuradan kurcalasın: http://www.highway61blues.com/

dsc_5732

Oradan zıpladık Indianola’ya. BB King müzesine. İşte bu müze hakikaten on numaraydı. Herşey çook güzeldi. Canlı müzik bile vardı. BB King’in “bir zamanlar” çalıştığı kot fabrikasına kurulmuş müze. Zaten Dominick yolumuzu değiştirtmişti, sırf bu müze için. İyi yapmış. Yolunuz düşerse muhakkak gezin :) Merak edenler şuraya: http://www.bbkingmuseum.org/

Müzede bir küçük servet harcadıktan sonra yollandık Clarksdale’e doğru. Cleveland’e şöyle bir uğradık ve dün itibarıyla Clarksdale’e duhul ettik.

Clarksdale süper şahane bir delta kasabası / şehri. Heryeri juke joint. Ehlikeyifliğin suyunu çıkarmışlar. Kimse çalışmıyor gibi. Hatta kimse çalışmıyor. Güney’de genel olarak pek çalışan yahut çalışıyormuş gibi yapan insan görmedik. Ama başka yerlerde en azından dükkanlar filan açıktı. Burada dükkanlar da terk edilmiş gibi. Kimse aman beş on kalori daha save edeyim diye ayağa bile kalkmıyor sanki.

Vaktindeki neredeyse bütün delta blues’cularının kaldığı Riverside Hotel’e gittik. 1937 yılında, o zaman hastaneyken Bessie Smith’in öldüğü otel burası. Yüksek olasılıklı dedikodulara göre Smith kaza geçirir. Önce bir hastaneye gider ve siyah olduğu için alınmaz. Sonra bu siyah hastanesine getirilir ve burada ölür. 1944’te otele çevirilmiş hastane. “Bizim” Rat’in annesi ilk sahibi. Rat, burayı işleten 60 küsüründe, uyumadığı zamanlar kesintisiz konuşan bir sempatik abimiz. İnsan insana Rat der mi hacı dedik ona ama bişey anlamadı.

Otel dediysek, böyle nasıl söyleyelim, biraz salaş bir otel. Misal camları sanırım Bessie Smith öldüğünde en son silinmiş :)

Rat, ikibin beşyüz kere oranın “Home, away from home” olduğunu söyledikten sonra bize milletin donlarını filan gösterdi. Şöyle ki, buraya gelenler özel eşyalarını bırakırlarmış. Bir daha geldiklerinde bulurlarmış. Oteldeki bütün çekmeceler milletin özel eşyalarıyla dolu. Bir kısmı da fazla özel o eşyaların.

Akşamüstü kırık dökük otelimizden uzaklaşıp iki tur attıktan sonra Red’s Juke Joint’te bir müthiş blues’cunun, hem de doğum gününün kutlandığını duyduk: T-Model Ford (http://www.myspace.com/tmodelford) . Sevinç içinde yollandık tabii ki.

İçerisi çok komikti. Esasında dışarısı da çok komikti. Daha çok sanayi mahallesinde terk edilmiş bir kaportacıya benzeyen bu joint’e girdik ki ne görelim. İçeride her boy ve renkten insan var yine ve eğleniyorlar. Ve yarabbi T-Model Ford. Bir insan bu kadar mı sempatik olur. Bu kadar mı neş’e içinde çalar. O yaşta bu kadar mı enerjik olur. Bu kadar mı bize ilgi gösterir, öpücük, gülücük yollar. Ve ben bu kadar mı dibinden seyretme şansına sahip olurum. Saatlerce bir metre mesafeden seyrettim adamı. Fiko biraz daha turladı ortalarda.

Bu arada dükkana 21 yaşından küçüklerin girmesi yasaktı ama adamın davulcusu 11 yaşındaki üvey oğlu Stud idi. Ve yaşına tipine göre epey güzel çalıyordu.

Yine halkla kaynaşıp hoplayıp zıpladıktan sonra, döndük derme çatma otelimize.

Bu arada, günlerdir telefonsuz ve İnternet’siz yaşıyoruz. Olabiliyormuş :)

Kalın sağlıcakla.

3 yorum »

84

Yorum yazar genco

15 Haziran 2009 @ 09:40

türkü bar vardır oralarda kesin ya da kawe açmıştır bizimkilerden biri… baksanız ya…

110

Yorum yazar Nalan Başaran

19 Haziran 2009 @ 03:08

Selam diyeyim de
diyecek başka şey bulamadığımı da (en azından şimdilik-saate bi baktım da bayaa geç olmuş, ben de niye uykum geldi diyodum ..) söyleyeyim.

Detayı bol bi yazı olunca bilgilendik zaar..

İyi yollar..

120

Yorum yazar Gülhan Berkman Yakar

23 Haziran 2009 @ 14:26

Metinciğim, yeni vaktim oldu da baktım bu maceraya
oolumm harikasınız yaa… Süper bi proje bu.KISKANDIM SİZİ. Ben de ben de proje istiyorum gezmek istiyorummm .

RSS ile yazılara yapılan yorumları takip edin. Sitenizden geri izleme yapın

Yorum yap

XHTML: Kullanılabilir etiketler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>