online ordering of meds order zovirax mail order, order cheap medications here without a prescription order flagyl no visa without rx, ordering generic medications online premarin generic, buy cheap viagra and cialis online - get your discount medicine online arimidex, buy cheap generic medications online buying neurontin over the counter, order online generic and brand medications doxycycline sale, buy cheapest medications with overnight delivery ordering lasix online without a prescription, cheap canadian pharmacy online overnight baclofen cod, generic medications online ordering norvasc prescription, order online generic and brand medications buy diflucan with no perscription, buy cheap generic medications online generic wellbutrin sr online

Hah: Yol nihayet başladı :p

Kategori: Proje 61/16 — Metin - 5:45 am - Cuma, 12 Haz 2009

Sanırım hayatımın en eğlenceli yolculuğu bu oldu. Bi kere, Fikret, beraber gezmek için müthiş bir adam. Eğlenceli ve akıllı olması bir yana, acayip uyumlu bir herif.

dsc_5633

İkincisi, blues rotası çok şahane bir rota. Sıfır turistik. Girdiğimiz yerlerdeki tek “yabancı” biz oluyoruz. Habire yanımıza gelip şaşkınlıkla konuşuyorlar. Bir de buralıların dünyası kendi eyaletleriyle limitli olduğu için, sürekli “All the way to Chicago” diyerek şaşkınlık fışkırtıyorlar. Oysa kimse “All the way from Turkey” demedi henüz. Yine ukalalık ettim. Şöyle oldu durum. Herkes, Chicago’ya gidiyor oluşumuza, Türkiye’den geliyor oluşumuzdan daha çok şaşırdı. Türkiye’den gelmek zaten tasavvur edilebilir bişey değil onlar için sanırım. Gelinmiş bir kere. Ama bildikleri Chicago’ya arabayla gitmek, aman yarabbi.. kaç state geçeceksin !  Yuh :)

Bizim içinse, “bikaç bin km”den ibaret bir yolculuk bu, ne ki :) 400-500 km’lik filan yol katetmişiz, ama arabanın yaptığı km 1000’i vurdu bile. Civarda da gezentiyiz anlayacağınız.

Neyse, nerede kalmıştık?

New Orleans’ta yedek tişort idi, dondu gömlekti aldıktan sonra yollandık St. Louis mezarlığı 2’ye.  Kafamızda üç mezar ziyareti vardı. Cab Calloway’le filan çalmış Danny Barker, meşhur R&B’cu Ernie K. Doe ve dünyanın en ünlü korsanlarından Dominique You (1775-1830). Velhasıl, “Allaam nasıl bulacaz” derken ve konu samanlıkta iğne aramaya benzerken, içeri girer girmez Dominique You’yu bulduk. Ayinimizi yaptık. Lakin sonra şansımız o kadar yaver gitmedi. Futbol sahasından büyük mezarlıkta pösteki sayar gibi mezar aradık. Ve bulamadık. Bulabildiğimiz bir amcaya sorduk. Amca da özetle “Hö” dedi bize.

dsc_5544

Sonra, bastık çıktık yola. Fikret’in pek güzel anlattığı gibi Teresa’nın muhalefetine rağmen attık kendimizi 61 numaralı karayoluna ve oyun başladı. Yolunuz buralara düşerse normal radyolara takılmayın. Uydu radyolarında süper kanallar var. Özellikle Bluesville, şahane bir kanal :) Biz de ona takılıyoruz zaten.

Highway 61, “The Blues Highway” şahane bir yol. Herşey pitoreks. Herşey pek büyük, görkemli. Heryer TIR ve trafik işareti dolu. Kenarlarda “Roadhouse”lar, alışveriş merkezleri, U Turn filmini hatırlatan tamirhaneler; siyahlar, siyahlar…

İnsanlar pek sıcak. Sahiden çok sıcaklar. Bir yerde dikilin üç dakika, muhakkak yanınıza birisi gelip muhabbete başlıyor.

Misal, açlığımızı gidermek üzere Don’s diye bir yere gittik. Midemizden karides ve catfish ağacı çıkmasına yardımcı olmak için yine o ikisini sipariş ettik. Konuştuğumuz Türkçe’yi dinleyip aradaki laflardan muhabbeti kapmış olan Mike kalktı geldi misal. “Memphis’e mi gidiyorsunuz? Blues highway ha? Şahane. Ben de çok gittim.” sonra oturdu bize bir milyon akıl verdi. Teşekkür ettik, öpüşerek ayrıldık. Bu, Mike’a özel bir durum değil. Buralar böyle :)

İlk durak olarak kendimize Natchez’i seçtik. Natchez, Missississippi kıyısında, 20 bine yakın nüfusu olan, 1700’lerde Fransız kolonileri tarafından kurulmuş, Mississippi’nin en yaşlı şehirlerinden birisi. Alexander O’neil, Hound Dog Taylor gibi bir dizi blues’cunun mekanı.

Böyle süper bir nehir, nehirde şahane tekneler, kocaman ve kusursuz evler, yollar filan. Herşey o kadar kusursuz ki, insan sıkıntıdan çatlar burada diye düşündük. Tabii yine lokal barlarda bir miktar takılmadan ve arkadaş edinmeden durmadık. Amy misal. Şahane bir kardeşimiz. Otel işletiyormuş.

Lakin rakı makı içiremedik tabii kimseye. Öyle Brooklyn köprüsüne benzemiyor buralar. İn cin top oynuyor yollarında. Biz de in ve cinle top oynamadık. Hayır spor yorar, o bakımdan.

Netekim çatlamamak için tek geceden sonra bastık yola çıktık. Yol dediysem, Highway 61 tabii :)

Yine uçsuz asfaltta bangır bangır blues, Fikret, Teresa ve Atılgan ile ve 70-80 mil ortalama hızla git Allah git. İlk durağımız Port Gibson’du. Buralıların “Welcome Center” dedikleri beleş harita dağıtma ve yol gösterme ofisine uğradık. 70 yaşındaki sempatik teyzemiz bizi bütün diğer buralılar gibi bağrına basıp kimini hiç merak etmediğimiz iki milyon şey anlattı. Biz de burada bir tur atıp, “Rabbit Foot Minstrels” ‘anıtını’ (buna ne diyeceğimizi bilemedik. blues rotasının önemli yerlerine bir kısım sütunlar dikip hikaye anlatmışlar) ziyaret ettik.

dsc_5636

Rabbit Foot Minstrels, ilk meşhur blues’cu olarak anılan Ma Rainey’in 1900’lerin başında takıldığı bir tür gösteri grubu. Haccımızın ilk safhasını orada tamamladıktan sonra, yollandık Vicksburg’e.

Vicksburg, blues’dan çok iç savaşta oynadığı rolle meşhur bir şehir. Burada da iki tur atıp Mississippi’yi bir tavaf edip. Hatta yanlışlıkla (Fikret’in, haritada yol bulma üstünlüğünü ele geçirdiği için feci kıskandığı Teresa’ya rağmen) karşı kıyıya geçtik. Yani, Louisiana eyaletine gidip döndük. Olsun köprü güzeldi :)

Dikkat dikkat. Yazının önemli kısmı başlıyor :)

Bu yola çıkınca ilk New York’ta, Chelsea Hotel’de “Nihayet başladı” demiştik. Sonra New Orleans’ta, yani Highway 61’in başladığı, cazın, zydeco’nun ve blues’un ne demekse “beşiği” New Orleans’ta aynı şeyi dedik. Sıkılmadık, Mississippi girişindeki “Blues Highway” tabelasını görünce bir kere daha “Nihayet yol başladı” dedik.

Yalan söylemişiz. Yol, 2500 kişilik aspirin kadar bir kasaba olan Rolling Fork’ta başladı.

Muddy Waters, Rolling Fork’lu. Bu bile burayı hac merkezi yapmaya yeter. Biz de zaten girince duvarlarda görünce Muddy’nin resimlerini, şöyle bir ferahladık.

dsc_5683

Sonra Teresa (GPS)’ya, bize yiyecek bir yer söyle dedik. Salak Teresa söyleye söyleye San Sin filan gibi bir adı olan bir markete gönderdi. Fakat o da ne, marketin dibinde bir Cafe var. Cafe’nin adı bizim obsesif kompülsif otoyolumuzla aynı olmasın mı: Highway 61. Hemen içeri daldık. Evimize dalar gibi :)

dsc_5688

Angel, 50’sinde bir siyah ve melek gibi bir hanım. Hemen muhabbeti kurduk tabii. 50’sinde dediysek en fazla 40 görünüyor ve en büyük çocuğu 35 yaşında. Bu erken yavrulama olayından dolayı kendini tebrik edişimize pek güldü.

dsc_5670

Buralılar sevinçlerini sarılarak belli ediyorlar sağolsun. Angel ile epey muhabbet ettikten sonra dükkan sahibi geldi: Mica the magnificent.

dsc_5703

Mica, 39 yaşında şahane bir hanım. 6. çocuğuna hamile maaşallah. Ressam, ki hakkaten güzel resimleri var. Duvardaki Muddy Waters’ı da o yapmış..

dsc_5710

Mica, ayrıca çömlek yapıyor. Dövme de yapıyor. Kendine niye dövme yapmadın hiç dedim, “Kıçımda var bi tane ama sana gösterirsem kocam oyar beni” dedi. Mica ile epey kanka olduk. Kaynadık hatta.

dsc_5666

Mica ile muhabbet esnasında -bir detay olarak- Muddy Waters’ın kardeşi de şu aşağıda oturuyor demesin mi? Fikret de ben de yerimizden fırlayıp “Sen nasıl konuşuyorsun öyle yahu” dedik ve apar topar gittik Mr. Morganfield’ın evine. Tarif şuydu. Buradan git, tek pembe ev onunkisi. Çok kolay oldu ilişkin evi bulmak.

dsc_0202

Mr. Morganfield, 80 küsüründe bir süper amca. Bizi de çok sıcak karşıladı. Ancak kravatını takmış, bir toplantı için çıkmak üzereydi evden. Yarın buluşmak üzere ayrıldık birbirimizden. Fotolarımızı çekmeyi ihmal etmeden tabii. Yarın kendisiyle süpper bir röportaj patlatacağızdır.  Umuyoruz ki rakı da içeceğizdir onunla.

Sonra bastık geldik Leland’a. Leland da şahane bir yer. Lakin oradaki asıl turumuzu yarın atacağız. Dolayısıyla yarın anlatırız.

Şimdi de ayıptır söylemesi Greenville’deyiz. Şundan dolayı ayıptır söylemesi, kaldığımız yerin civarında tam 5 tane Juke Joint var. Hepsinde canlı müzik var. Bir tanesinin sahibiyle ahbap olduk bile. Yarın akşamüstü rakısı içeceğiz bu Juke Joint’te. Yemek yerken şöyle bir iki kare fotoğrafını çektik mekanın…

dsc_5735

Walnot Blues Bar’ın duvarlarında Highway 61 Blues Festival’in geçmiş yıllara ait afişlerini gördük. Bu yılki festivali 3-5 günle kaçırdığımızı daha yola çıkmadan biliyorduk. Ama bir kez daha üzüldük bu talihsiz zamanlamaya…

dsc_5743

Greenville, kaldırımlarında bile blues’cu resimleri olan süper sempatik bir yer.

dsc_5754

Şimdi kapatıyoruz. Gidip Juke Joint’lerde sürtme vakti geldi. Kalın sağlıcakla :)

11 yorum »

58

Yorum yazar onur

12 Haziran 2009 @ 11:57

ya cok güzel,

59

Yorum yazar Melda Erçelikcan

12 Haziran 2009 @ 12:08

metincim ben her yazınıza yorum yapmak için heyecanlanıyorum. sonra bi bakıyorum kimsecikler yok. otur diyorum, her seferinde atlama:) ama madem bi itirazınız yok heyecanımı bastırmaktan vazgeçiyor uzun uzun döktürüyorum:) merak ettiğim bir kaç konu var. öncelikle sormak istiyorum acaba fikret de birlikte tatil yapmak konusunda seninle aynı fikirde mi? hani sen elmayı seviyorsan elmanın da seni sevmesi şart mı hesabı:) bir de tek başına araba kullanmak zor olmuyor mu. bak beni de alsanız yanınıza hiç olmazsa yorulunca veya bol alkollüyken atılgana ben kaptanlık ederdim bazı bazı. bu noktayı bir daha ki seyahatinizde değerlendirmenizi rica ediyorum. çünkü gittikçe daha çok kıskanıyorum.
Sevgili Mica sana verdiği sırrın şu an türkiye de yaklaşık 1700 kişilik bir grup tarafından paylaşıldığını biliyor mu peki? Bi de madem dövme yapıyo kendisi bi rica etsen de bana ayak bileğine uygun bi sarmaşık çizimi gönderse. pek sevinirim doğrusu.

63

Yorum yazar emel

12 Haziran 2009 @ 14:30

Çocuklar sizi keyifle ve gurula takip ediyorum…
Hem yazılar hem fotoğraflar ve elbbette “yol” çok bi şahhane…

65

Yorum yazar Suna

12 Haziran 2009 @ 15:17

Adim adim takipteyiz.
Fikret ile beraber Fransa turu yapmis olan bizler de kendimizi cok sansli hissetmistik. Cok da iyi fotograf ceker kendisi, bunu bir kere daha ispat etti.
Bence ekibi guzel kurmussunuz, devamini getirin, her sene yeni bir yol ile biz de sizleri uzaktan takip edip mutlu olalim.
Atilgan ve Teresa’ya da ayrica selamlar.
Bunun disinda bize yepyeni insanlar ve hayat hikayeleri de anlattiginiz icin ayrica tesekkurler.
Yolunuz acik olsun.
Artik Amerika’yi filmlerden degil, sizlerden takip edecegiz…

66

Yorum yazar gulistan

12 Haziran 2009 @ 18:20

çok sıkı takipcinizim walla:))) işlerden bunaldıkça yazdıklarınızı okur,resimleri seyredip dalıyorum hayallere..sizinle birlikte bende seyahat ediyorum ama farkında değilsiniz tabi:)))))
hikayeler,fotograflar,yollar şahane yaaa…

67

Yorum yazar Fikret

12 Haziran 2009 @ 18:33

Meldacım,
arabayı kullanan ve insanlarla olan tüm diyaloğu halleden bir yol arkadaşım var. Sence halimden memnun değil miyimdir? :)

Ben daha ziyade harita konusundaki uzmanlığımla destek sağlamaktayım. Lakin arabaya Teresa isimli bir GPS taktırdık, duymuşsundur :) Çok bilmiş, ukala bişey. Onunla dalaşıyoruz sürekli. Başta, uzun yolda bir iki güzel iş yapıp Metin’in gözüne girdi. Ama bu son geldiğimiz Greenville’de bir iki saçmaladı da, ona karşı üstünlük sağladım. Ara sokaklar hâlâ benden soruluyor.

Sunacım,
Atılgan’a selamını iletirim. Ama Teresa’yla konuşmuyoruz. O zaten beni dinlemiyordu. Ben de onun sesini “mute” yaptım. Şimdi seviyeli bir iş ilişkimiz var. Giriyorum “destination” bilgisini, ekranda gösteriyor. Arada döneceğimiz yeri geç gösterdiği veya tek yön bir yola dönmemizi istediği oluyor. O zamanlar bile sesimi çıkarmıyorum.

Bu gezi de Fransa gezimiz gibi oluyor. Her gün gez, her akşam başka otel mottosuyla ilerliyoruz. Ama Greenville çevresi bereketli, buradaki otelde bir gece daha kalacağız.

68

Yorum yazar Fikret

12 Haziran 2009 @ 18:35

Gülistan, arada bagajdan ses geliyor.
Yoksa sen misin o?

70

Yorum yazar Aydn Gündüz

13 Haziran 2009 @ 01:20

yahu Fiko sen nikkor 10.5’u almadın mı yanına, aldıysan ondan güzel geniş geniş kareler bekliyorum ona göre :))
almadıysan niye bana bırakıp gitmedin amerikaya :)))

72

Yorum yazar Fikret

13 Haziran 2009 @ 09:43

10.5 yanımda… ama newyork’ta ilk iş bir tane 14-24 f2.8 aldım. genelde onunla takılıyorum :)

77

Yorum yazar Başak

14 Haziran 2009 @ 12:25

bu ne yaratıcı fikir, ne güzel rota, bu ne yaşamak…
aklınıza, fikrinize sağlık.

109

Yorum yazar Nalan Başaran

19 Haziran 2009 @ 02:34

Daha ne diyeyim caanım efendim..
ya beni, de götür..
ya da sen de gidersen de böyle bir yola git!

RSS ile yazılara yapılan yorumları takip edin. Sitenizden geri izleme yapın

Yorum yap

XHTML: Kullanılabilir etiketler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>