Hah: Yol nihayet başladı :p
Sanırım hayatımın en eğlenceli yolculuğu bu oldu. Bi kere, Fikret, beraber gezmek için müthiş bir adam. Eğlenceli ve akıllı olması bir yana, acayip uyumlu bir herif.

İkincisi, blues rotası çok şahane bir rota. Sıfır turistik. Girdiğimiz yerlerdeki tek “yabancı” biz oluyoruz. Habire yanımıza gelip şaşkınlıkla konuşuyorlar. Bir de buralıların dünyası kendi eyaletleriyle limitli olduğu için, sürekli “All the way to Chicago” diyerek şaşkınlık fışkırtıyorlar. Oysa kimse “All the way from Turkey” demedi henüz. Yine ukalalık ettim. Şöyle oldu durum. Herkes, Chicago’ya gidiyor oluşumuza, Türkiye’den geliyor oluşumuzdan daha çok şaşırdı. Türkiye’den gelmek zaten tasavvur edilebilir bişey değil onlar için sanırım. Gelinmiş bir kere. Ama bildikleri Chicago’ya arabayla gitmek, aman yarabbi.. kaç state geçeceksin ! Yuh
Bizim içinse, “bikaç bin km”den ibaret bir yolculuk bu, ne ki :) 400-500 km’lik filan yol katetmişiz, ama arabanın yaptığı km 1000′i vurdu bile. Civarda da gezentiyiz anlayacağınız.
Neyse, nerede kalmıştık?
New Orleans’ta yedek tişort idi, dondu gömlekti aldıktan sonra yollandık St. Louis mezarlığı 2′ye. Kafamızda üç mezar ziyareti vardı. Cab Calloway’le filan çalmış Danny Barker, meşhur R&B’cu Ernie K. Doe ve dünyanın en ünlü korsanlarından Dominique You (1775-1830). Velhasıl, “Allaam nasıl bulacaz” derken ve konu samanlıkta iğne aramaya benzerken, içeri girer girmez Dominique You’yu bulduk. Ayinimizi yaptık. Lakin sonra şansımız o kadar yaver gitmedi. Futbol sahasından büyük mezarlıkta pösteki sayar gibi mezar aradık. Ve bulamadık. Bulabildiğimiz bir amcaya sorduk. Amca da özetle “Hö” dedi bize.

Sonra, bastık çıktık yola. Fikret’in pek güzel anlattığı gibi Teresa’nın muhalefetine rağmen attık kendimizi 61 numaralı karayoluna ve oyun başladı. Yolunuz buralara düşerse normal radyolara takılmayın. Uydu radyolarında süper kanallar var. Özellikle Bluesville, şahane bir kanal
Biz de ona takılıyoruz zaten.
Highway 61, “The Blues Highway” şahane bir yol. Herşey pitoreks. Herşey pek büyük, görkemli. Heryer TIR ve trafik işareti dolu. Kenarlarda “Roadhouse”lar, alışveriş merkezleri, U Turn filmini hatırlatan tamirhaneler; siyahlar, siyahlar…
İnsanlar pek sıcak. Sahiden çok sıcaklar. Bir yerde dikilin üç dakika, muhakkak yanınıza birisi gelip muhabbete başlıyor.
Misal, açlığımızı gidermek üzere Don’s diye bir yere gittik. Midemizden karides ve catfish ağacı çıkmasına yardımcı olmak için yine o ikisini sipariş ettik. Konuştuğumuz Türkçe’yi dinleyip aradaki laflardan muhabbeti kapmış olan Mike kalktı geldi misal. “Memphis’e mi gidiyorsunuz? Blues highway ha? Şahane. Ben de çok gittim.” sonra oturdu bize bir milyon akıl verdi. Teşekkür ettik, öpüşerek ayrıldık. Bu, Mike’a özel bir durum değil. Buralar böyle
İlk durak olarak kendimize Natchez’i seçtik. Natchez, Missississippi kıyısında, 20 bine yakın nüfusu olan, 1700′lerde Fransız kolonileri tarafından kurulmuş, Mississippi’nin en yaşlı şehirlerinden birisi. Alexander O’neil, Hound Dog Taylor gibi bir dizi blues’cunun mekanı.
Böyle süper bir nehir, nehirde şahane tekneler, kocaman ve kusursuz evler, yollar filan. Herşey o kadar kusursuz ki, insan sıkıntıdan çatlar burada diye düşündük. Tabii yine lokal barlarda bir miktar takılmadan ve arkadaş edinmeden durmadık. Amy misal. Şahane bir kardeşimiz. Otel işletiyormuş.
Lakin rakı makı içiremedik tabii kimseye. Öyle Brooklyn köprüsüne benzemiyor buralar. İn cin top oynuyor yollarında. Biz de in ve cinle top oynamadık. Hayır spor yorar, o bakımdan.
Netekim çatlamamak için tek geceden sonra bastık yola çıktık. Yol dediysem, Highway 61 tabii
Yine uçsuz asfaltta bangır bangır blues, Fikret, Teresa ve Atılgan ile ve 70-80 mil ortalama hızla git Allah git. İlk durağımız Port Gibson’du. Buralıların “Welcome Center” dedikleri beleş harita dağıtma ve yol gösterme ofisine uğradık. 70 yaşındaki sempatik teyzemiz bizi bütün diğer buralılar gibi bağrına basıp kimini hiç merak etmediğimiz iki milyon şey anlattı. Biz de burada bir tur atıp, “Rabbit Foot Minstrels” ‘anıtını’ (buna ne diyeceğimizi bilemedik. blues rotasının önemli yerlerine bir kısım sütunlar dikip hikaye anlatmışlar) ziyaret ettik.

Rabbit Foot Minstrels, ilk meşhur blues’cu olarak anılan Ma Rainey’in 1900′lerin başında takıldığı bir tür gösteri grubu. Haccımızın ilk safhasını orada tamamladıktan sonra, yollandık Vicksburg’e.
Vicksburg, blues’dan çok iç savaşta oynadığı rolle meşhur bir şehir. Burada da iki tur atıp Mississippi’yi bir tavaf edip. Hatta yanlışlıkla (Fikret’in, haritada yol bulma üstünlüğünü ele geçirdiği için feci kıskandığı Teresa’ya rağmen) karşı kıyıya geçtik. Yani, Louisiana eyaletine gidip döndük. Olsun köprü güzeldi
Dikkat dikkat. Yazının önemli kısmı başlıyor
Bu yola çıkınca ilk New York’ta, Chelsea Hotel’de “Nihayet başladı” demiştik. Sonra New Orleans’ta, yani Highway 61′in başladığı, cazın, zydeco’nun ve blues’un ne demekse “beşiği” New Orleans’ta aynı şeyi dedik. Sıkılmadık, Mississippi girişindeki “Blues Highway” tabelasını görünce bir kere daha “Nihayet yol başladı” dedik.
Yalan söylemişiz. Yol, 2500 kişilik aspirin kadar bir kasaba olan Rolling Fork’ta başladı.
Muddy Waters, Rolling Fork’lu. Bu bile burayı hac merkezi yapmaya yeter. Biz de zaten girince duvarlarda görünce Muddy’nin resimlerini, şöyle bir ferahladık.

Sonra Teresa (GPS)’ya, bize yiyecek bir yer söyle dedik. Salak Teresa söyleye söyleye San Sin filan gibi bir adı olan bir markete gönderdi. Fakat o da ne, marketin dibinde bir Cafe var. Cafe’nin adı bizim obsesif kompülsif otoyolumuzla aynı olmasın mı: Highway 61. Hemen içeri daldık. Evimize dalar gibi

Angel, 50’sinde bir siyah ve melek gibi bir hanım. Hemen muhabbeti kurduk tabii. 50’sinde dediysek en fazla 40 görünüyor ve en büyük çocuğu 35 yaşında. Bu erken yavrulama olayından dolayı kendini tebrik edişimize pek güldü.

Buralılar sevinçlerini sarılarak belli ediyorlar sağolsun. Angel ile epey muhabbet ettikten sonra dükkan sahibi geldi: Mica the magnificent.

Mica, 39 yaşında şahane bir hanım. 6. çocuğuna hamile maaşallah. Ressam, ki hakkaten güzel resimleri var. Duvardaki Muddy Waters’ı da o yapmış..

Mica, ayrıca çömlek yapıyor. Dövme de yapıyor. Kendine niye dövme yapmadın hiç dedim, “Kıçımda var bi tane ama sana gösterirsem kocam oyar beni” dedi. Mica ile epey kanka olduk. Kaynadık hatta.

Mica ile muhabbet esnasında -bir detay olarak- Muddy Waters’ın kardeşi de şu aşağıda oturuyor demesin mi? Fikret de ben de yerimizden fırlayıp “Sen nasıl konuşuyorsun öyle yahu” dedik ve apar topar gittik Mr. Morganfield’ın evine. Tarif şuydu. Buradan git, tek pembe ev onunkisi. Çok kolay oldu ilişkin evi bulmak.

Mr. Morganfield, 80 küsüründe bir süper amca. Bizi de çok sıcak karşıladı. Ancak kravatını takmış, bir toplantı için çıkmak üzereydi evden. Yarın buluşmak üzere ayrıldık birbirimizden. Fotolarımızı çekmeyi ihmal etmeden tabii. Yarın kendisiyle süpper bir röportaj patlatacağızdır. Umuyoruz ki rakı da içeceğizdir onunla.
Sonra bastık geldik Leland’a. Leland da şahane bir yer. Lakin oradaki asıl turumuzu yarın atacağız. Dolayısıyla yarın anlatırız.
Şimdi de ayıptır söylemesi Greenville’deyiz. Şundan dolayı ayıptır söylemesi, kaldığımız yerin civarında tam 5 tane Juke Joint var. Hepsinde canlı müzik var. Bir tanesinin sahibiyle ahbap olduk bile. Yarın akşamüstü rakısı içeceğiz bu Juke Joint’te. Yemek yerken şöyle bir iki kare fotoğrafını çektik mekanın…

Walnot Blues Bar’ın duvarlarında Highway 61 Blues Festival’in geçmiş yıllara ait afişlerini gördük. Bu yılki festivali 3-5 günle kaçırdığımızı daha yola çıkmadan biliyorduk. Ama bir kez daha üzüldük bu talihsiz zamanlamaya…

Greenville, kaldırımlarında bile blues’cu resimleri olan süper sempatik bir yer.

Şimdi kapatıyoruz. Gidip Juke Joint’lerde sürtme vakti geldi. Kalın sağlıcakla