online ordering of meds order zovirax mail order, order cheap medications here without a prescription order flagyl no visa without rx, ordering generic medications online premarin generic, buy cheap viagra and cialis online - get your discount medicine online arimidex, buy cheap generic medications online buying neurontin over the counter, order online generic and brand medications doxycycline sale, buy cheapest medications with overnight delivery ordering lasix online without a prescription, cheap canadian pharmacy online overnight baclofen cod, generic medications online ordering norvasc prescription, order online generic and brand medications buy diflucan with no perscription, buy cheap generic medications online generic wellbutrin sr online

Caz ve blues fışkıran şehir: New Orleans!

Kategori: Proje 61/16 — Metin - 6:51 am - Çarşamba, 10 Haz 2009

İlk gençliğimin neredeyse tamamını Güney’de sürterek geçirdiğim için olsa gerek, turistik yer benim aklıma hemen bir elinde pet şişe, bir elinde tuvalet kağıdıyla gezen dantelli çoraplı Almanları getirir. Gezi turizm kılığında olduğunda o kadar manasız hale düşer ki, gidilen yer yapılacakları değiştirmez. Yani fark etmez. Ibiza’ya gidenle Ölüdeniz’e giden aynı şeyleri yapar. Alpler yahut Uludağ’a giden de. Çocuklara ay ne şirin denilip fotoğrafları çekilir. Heykellerin önünde dikilinilip mutluluk pozları verilir, kayak yapılır yahut bronzlaşılır filan. Bir vakit bir yerde okumuştum: Çok gezen mi bilir çok okuyan mı? Nasıl yani? Mete Tunçay mı çok bilir, Fransa’da Renault fabrikasının önünde fotoğraf çektiren Japon turist mi?

Çalan müzik biraz değişir. Yemekler biraz. Ama hepsi biraz. Çünkü gelene göre ehlilleştirilir bunlar. Çin yemeği gibi. Çin yemeğine Çin’de sadece yemek denmesini beklersiniz değil mi? American Chinese Food deniyormuş. Yahut world music… World music, Pakistana da ait olsa Mısır’a da üç aşağı beş yukarı aynı hale getirilmiş, “normalize” edilmiş müziktir. Asansöre yakışır :)

Bunlar bana ait öznel turizm fikirleri. New Orleans da turistik bir şehir. Hatta Fikret’in deyişiyle Antalya efekti sinmiş. Her köşesinden blues ve caz fışkırıyor. Ama açın radyoyu, zor bulursunuz blues istasyonu. Demek ki neymiş? Buralılar pek de blues umursamıyormuş.

Umursuyor olsalardı zaten yeni Louis Armstrong’larla dolardı ortalık.

dsc_5370

Olsun varsın. Benim için çok fark etmez. Her köşesinden blues fışkıran bir yer turistik de olsa iyi vakit geçirilir orada. Nitekim öyle yapıyoruz biz de. O kadar iyi vakit geçirdik ki blog yazmaya fırsat bulamadık. Dün gece nispeten buralıların takıldığı Frenchmen bölgesindeydik, 4 kulüp gezdik, dördü de birbirinden şahaneydi. 9-10 kişi çıktıkları sahnede sürekli müzisyen değiştirerek eğleniyorlardı. Müzisyenler eğlenince insanlar da kaçınılmaz olarak eğleniyor.

img_2567img_2570

Arayı kapatmaya çalışarak anlatayım. New  Orleans’ta ilk gündüzümüzde kesintisiz yürüdük yine. İlk iş merkezimizdeki Fransız mahallesinde takıldık. Mississippi kıyısındaki bu mahallede herşey pitoreks. Deklanşöre gelişigüzel bassanız bile güzel evler, arabalar ve insanlar çekiyorsunuz.

dsc_5409Bourbon Street’i boydan boya yürüdük. Hakkaten namı kadar var bu sokak. Işıl ışıl. Her köşeden caz, zydeco ve blues sesleri yükseliyor. Herkes size Voodoo tiripleri, hayalet turları satmaya çalışıyor. John Lee Hooker’ın meşhur One Bourbon One Scotch One Beer’ını bir de George Thorogood ağzından bangır bangır duyunca gündüzden başladı alkol maceramız. Sonra cazcı mezarında seramoni yaparız diye St. Louis Mezarlığı 1’e gittik. Kapalıydı, n’apalım, Louis Armstrong parkına gidip birer duble rakı içtik Louis abimizin şerefine biz de.

dsc_5452

Sonra enfes bir deniz ürünleri ziyafeti çekip, otelimize geldik. Havuz başına cashew’dan ibaret mezemizi yerleştirip bir kova da buz edinince dayandık rakıya. Daha birinci dublemiz bitmemişti ki, spa olduğu iddia edilen, havuzun bir nevi jakuzisine doluşan insanların da şenlendirmesiyle umduğumuzdan fazla rakı içivermişiz :)

Sonra yukarıda anlattığım kulüplere takılıp pestil halde gelip yattık.

dsc_5404

Sabah ben havuza Fkret duşa girdikten sonra ilk iş olarak arabamızı kiraladık. Gelin görün ki, İstanbul’da bulamadığımız üstü açık arabayı burada da bulamadık. Uzun yola öyle fantezi araba vermiyorlarmış. Neyse, onun yerine önerdikleri tankı, araba yerine kiraladık. Tabii bize tank gibi geliyor o 4×4 Ford. Buradakilerin sıradan arabası.

Arabamıza atladığımız gibi dün gidemediğimiz mezarlığa gittik. Burada üç tane St. Louis mezarlığı var. Turların hepsi birincisine yapıldığı için biz de turla gitmesek de kek gibi ona gittik. Oysa, turcular küçük kolaydır hesabı oraya geliyormuş. Neyse, güzeldi yine, yarın sabah deneyeceğiz büyüğüne gitmeyi. Bir meşhur voodoo ablasının sürekli ayin halindeki mezarının başına biz de bir rakı bardağı bırakıp kendimizce ayinimizi tamamladıktan sonra plantasyonlara doğru yollandık.

dsc_5435dsc_5442

Ehlikeyfin gezisi fazla ehlikeyif olunca bu sefer de gittiğimiz plantasyonlar kapanmıştı. Mukadderat deyip Yurtsan Atakan vasıtasıyla tanıştığımız Fatma Aydın ile buluşmak üzere şehre döndük.

Fatma, bizi şehrin tek rakı satan dükkanına götürdü. O da ne? Yüzlerce şarap arasında, pek müstesna bir yerde bir şişe Kulüp Rakısı ikamet ediyor olmasın mı? Şahane insan Beth’in sevimli butik şarapçısında bu rakıyı görüntülememek ayıp olurdu tabii. Biz de görüntüledik madem :)

dsc_54791

(Fotoğraftakiler: Metin, Beth, Fatma ve ortadaki de Kulüp Rakısı)

dsc_5494

Sonra Fatma’nın evine gidip eşi Bob’la da tanıştık. Bob, kızılderili / zenci melezi, müthiş sempatik bir abimiz. Lakin Fatma’nın katekullisine gelip elimizdeki enfes şarapları içerken Bob, hötönk diye elinde rakıyla geliverdi yanımıza. Son dublesini içtiği ve bizim de yanımızda rakı olmadığı için gözlerinin içine baka baka rakıyı aldatıp kırmızı şarap içtik.

dsc_5510

Bu arada, Bob, laz. Türkiye’de öyle tanıtırmış kendisini. Bendeniz de halis muhlis bir laz olarak zaten ısınndığım Bob’a direkman kaynadım. 25 yıldır New Orleans’ta yaşasa da Fatma bizim oralardan ve Bob da onun üzerinden laz ilan etmiş kendisini.

Buradaki göle dökülen bir nehrin kıyısında enfes ve tam keyif alanı bir ev/yalı’da oturuyorlar Bob ve Fatma. Enfes ve hiperaktif köpekleri Kanka’nın sadece İngilizce komutları anlaması dışında bizim dobermanlardan bir farkı yoktu :)

dsc_5515

dsc_5525

Bob, gözümüzün önünde sonunu içtiği Kulüp Rakısı’nın şişesini gösteriyor.

dsc_5526

Katrina Kasırgası sırasında onların evi de zarar görmüş.

dsc_5524

Velhasıl bu iki harika insanla bir miktar vakit geçirdikten sonra Fatma yolculuğumuzun en büyük kıyağını yaptı. Pek çok arkadaşımızın eksik olduğunu iddia ettiği şey artık eksik değil. Fatma, kardeşinin bahçesinden taze toplanmış bir torba roka verdi bize. Keza taze nane ve hıyar da eşantiyon geldi bu kritik hediyenin yanında. Artık rakımızın flört edecek sebzeleri de var.Biz ise Fatma’lara yanımızda muhabbetten başka birşey götürmemiş olmanın üzüntüsüyle ayrıldık.

Bu arada Highway 61’in defalarca altından ve üstünden geçtik, içinden geçmek henüz kısmet olmadı.

Yarın -umarız- erkenden şov başlıyor.

Ne demiş atalarımız: Hit the road Jack !

9 yorum »

41

Yorum yazar Suna

10 Haziran 2009 @ 09:28

Budur iste, macera basladi, fotograflar basladi, Guney’in havasi sarmis sizi de.
Yolunuz acik olsun. Fatma ve Bob’u tanidigimiz icin de ayrica cok sevindik.
Yola devam, gitmesek de, gormesek de oradayiz durumlari yasattiginiz icin yeniden tesekkurler.
Takipteyiz…

44

Yorum yazar Gamze

10 Haziran 2009 @ 22:53

Fikretcim ve Metincim;
Okuyoruz ,ogreniyoruz,egleniyoruz.
Bu arada Ingiltere’den de takip ediliyorsunuz.Dunya’yi salliyorsunuz valla.Devam devam devammm:):)

46

Yorum yazar Metin

11 Haziran 2009 @ 07:19

Yanlış hata: Ülkücüm senin yorumu sildim hatayla. Üstelik ne olduğunu da unuttum. Beni affedip yenisini ko :)

Metin dö Bluescu

49

Yorum yazar ülkü

11 Haziran 2009 @ 16:50

ayy metın bende ne yazdıgımı unuttum iyi mi.
neyse hatırlarız bilare.

50

Yorum yazar ülkü

11 Haziran 2009 @ 16:51

ayyy hatırladım fotolara tekrar bakınca.
Bob da amma çıtırmış dedim :)))

64

Yorum yazar Fondeep

12 Haziran 2009 @ 15:06

Ne ulen bu? Fotoğraf makinesi Fikret’te die bu kadar olmaz ki ama… Esas oğlan gibi her yerde Metin var. Neyse bi resimde gördük Fikret’i de sevindik normal olarak…

105

Yorum yazar Nalan Başaran

19 Haziran 2009 @ 01:39

Aaaaahhhhhhh!!…
o Kulüp Rakısı nın yerinde olaydım ya.:))

106

Yorum yazar Nalan Başaran

19 Haziran 2009 @ 01:45

Oy oy oy….
rokayı da bulduktan sonra..
hakkaten en verici mecraya bi şey (yeni rakı!) bırakamamış olmak .. e olmamış valla..:)

Fatma’ya ve taze laz Bob’a selam olsun.
Sevgiler.

334

Yorum yazar turkun

23 Ağustos 2009 @ 06:07

Arkadaşlar elinize, ayaklarınıza sağlık da allah rızası için şu beth ablanın dükkanı nerededir, adı nedir söylerseniz pek bir makbule geçer. New Orleans da rakı bulma işkencesi canımıza tak etti artık.

Not: Bir daha yolunuz düşerse bekleriz efenim. Ayıptır söylemesi feci meze yaparım :) zeddmee@hotmail.com dan ulaşınız.

RSS ile yazılara yapılan yorumları takip edin. Sitenizden geri izleme yapın

Yorum yap

XHTML: Kullanılabilir etiketler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>