online ordering of meds order zovirax mail order, order cheap medications here without a prescription order flagyl no visa without rx, ordering generic medications online premarin generic, buy cheap viagra and cialis online - get your discount medicine online arimidex, buy cheap generic medications online buying neurontin over the counter, order online generic and brand medications doxycycline sale, buy cheapest medications with overnight delivery ordering lasix online without a prescription, cheap canadian pharmacy online overnight baclofen cod, generic medications online ordering norvasc prescription, order online generic and brand medications buy diflucan with no perscription, buy cheap generic medications online generic wellbutrin sr online

İndim Güney’e taş bulamadım

Kategori: Proje 61/16 — Metin - 9:23 am - Pazartesi, 08 Haz 2009

Abiler ablalar; yorumların hepsine cevap yazacağızdır. Lakin hakkaten bilgisayar başına geçince ancak aklımızdakileri döküverebiliyoruz. Sonra da yorumlarınızı cevaplayacak hal kalmamış oluyor. Malum çok çalışıyoruz, üstelik not tutmuyoruz. Bütün gün yürü gez dolaş rakı iç, gece pestili çıkıyor insanın.

Çok tatile ihtiyacımız var çok :p

Günün ilk haberi şuydu: Kendimizi Matthew Scudder gibi hissediyoruz. 5 USD karşılığında o meşhur tuğla gibi pazar New York Times’ından aldık. Gerçi hala bavulda yatıyor, sayfası açılmadı ama olsun almak okumanın yarısıdır :p

Velhasıl-ı kelam, nerede kalmıştık? Soho moho diyorduk. İşte bugün de New York’taki son günümüzde sabah altıda kalkıp ilk iş Bronx’a gittik… diye başlamayı istemez miydi gönül? Hayır hiç öyle olmadı. Gayet geç kalkıp, benzer sokaklarda sürttük. İnanmazsınız hiç rakı içmedik. Tabii hava kararana kadar.

Fiko’yla şöyle bir diyalog geçti aramızda:

– Abicim Zülal Kalkandelen pek övmüş, şu Hendrix’in çaldığı Cafe’ye gidelim
– Nere’ymiş ora?
– Cafe WHA, Washington Squire Park’ın orada.
– Haa bizim Soho’ya gelmeden. Neydi o Greenwich Village mi?
– Evet. E hadi gidek.

Dedik ve yollandık. Amafakat, taktik güzellik stratejik hata yüzünden çuvalladı.

dsc_0109

Netekim adı cafe diye güvenerek gittiğimiz yer düpedüz Club’dı ve açılmasına çok saat vardı. Yetiş Zülal yetiş dedik, yetişti. Karşı çaprazda Esperanto Cafe varmış pek güzel. Hakkaten de pek güzeldi. Muffin’di, espressoydu; zihin açıcı faaliyette bulunduk orada biraz. Ben Fikret’e hiçbir zaman yazmadığım senaryoları anlattım. Fikret bana zaten yazdığı senaryoları anlatmayacağını, oturup arada dizi izlememi öğütledi. Tabii sosyolojik faaliyet olarak. Zekeriya Beyaz hesabı.

Oradan çıktık ve tam 3 gündür beklediğimiz konsere gittik: Brother Joscephus and the Love Revival Revolution Orchestra. Demeyi isterdik. Olay tam olarak bu şekilde vuku bulmadı. Cafeden çıkıp sallanarak Chelsea’ya dönerken yolda karşılaştık arkadaşlarla. Toplam 20 kişiye konser veriyorlardı, biz gittik 22 oldu seyirci sayısı.

Bence şahane müzik yapıyorlardı. Hatta gelsinler Babylon’a bi haftada efsane olmazlarsa dişimi kırarım. Ama bizim New York’ta iyi müzisyen biraz kolay bulunabiliyor tabii.

dsc_0128

Ne demiş eğlence tanrısı: Eğlenen adam eğlendirir. Biz de ince ince dansa koyulunca ortama bir miktar gaz kattık sanki. Ee, ne de olsa seyirci sayısını tam %10 arttırmış, kritik azınlıktık. Ayrıca göğüs dekoltesi düşmesin diye çekiştirip duran solist kız ve jön solistimiz inince bi “How ya’ doin'” çaktılar bize ki az kalsın hayatlarının hatasını yapmış olacaklardı. Hemen ellerine rakıyı tutuşturacaktık ama edepsizlik etmeyelim, ülkemizi iyi temsil edelim hem de bugün bari hava kararmadan içmeyelim deyip kendimizi tuttuk.

dsc_0120

Yeterince tembellik ettiğimiz kanaati hasıl olduktan sonra sıkı bir yürüyüşle otele dönüp 6 usd mukabilinde bıraktığımız çantalarımızı alıp bir başka paçoz NY havalimanı olan La Guardia’ya yollandık. Uçan Kamyon Delta Havayolları’nda check-in sırasından itibaren bir düşük zeka silsilesi neticesinde bu vakte kadar muhattap olmadığımız Amerikan Ayılığı ile haşır neşir olduk. (Ayılık konusunda Fiko ile hemfikiriz. Ama Fiko, uçağımızın gayet iyi olduğunu, benim sinirden uçağa da mok attığımı iddia ediyor.)

Hakikaten bu heriflerin bir kısmı epey düşük zekalı.  Bizdeki düşük zekalılardan temel farkları da bunlar hiiiç farkında değiller durumlarının. Hatta, sanırım yüzlerine söylesek ikna bile edemezdik. Nitekim uçaktaki host ve hostes rollerindeki siyah erkek “düşük zeka” ile beyaz kadın “düşük zeka” servis sırasında “Black tea”dan neyi kast ettiğimi bir türlü anlamadıkları için benimle alay ettiler. Bir miktar hırladım, neyse ki ürktüler. Az kalsın onlara Türk gücünü de gösterecektim, affettim :p

Önümüzde de zaten bir dizi başka “ho ho ho” ABD’lisi. Üç aşağı beş yukarı şu düzeyde bir bağır çağır muhabbet: “Michael, oğlum mavi ile sarı karışıyor yeşil oluyor layn.. ho ho ho”. “Yapma ya, sarı az olursa koyu yeşil mi oluyor ho ho ho”. Düşük zekalı Amerikalının bi de kendini komik sananı bence Guantanamo’da işkenceci olarak kullanılabilir. Zavallı tutuklular bilmediklerini bile anlatırlar bunlara yüksek dozlarda maruz kalırlarsa.

Fikretçim “Allah kurtarsın onları ciğerim, gel böyle ben sana kolanyalı mendil vereyim” diyerek beni sakinleştirdi ve böylece New Orleans’a duhul edebildik. Ayrıca Fiko ile ortak kanaatimiz şu ki bu ayıların adı Louis Armstrong olan bir Havalimanı’na inmeleri büyük terbiyesizlik.

New Orleans Louis Armstrong Havalimanı, New York’takilerin aksine çok sempatik bir yer. Uçaktan iner inmez (Fikret’in deyişiyle Antalya Efekti) bir sıcaklık sarıyor dört bir yanınızı. Sadece hava değil insanlar da aniden Ege köylüsü sıcaklığına kavuşuyor.

İnsanlar derken sanmayın ki derin istatistik yaptık. Toplam iki taksi şöförü bir de resepsiyonist tanıdık. Oran %100 ama. Taksi şöförünün iki olmasının sebebi, ilk gelen Irak’lı over sempatik Sam’in (Hem Sam hem Iraklı nasıl oluyor demeyin, ben bilmem) bölgesi farklıymış. Türk olduğumuzu öğrenince sevinçle arkadaşı Suriyeliye devretti bizi. Suriyeli de çeneden hiç kısmadı sağolsun. Anlaşılmaz bir aksanla kesintisiz konuşurken sanırım Ortadoğu’nun bütün problemlerini çözdü.

Şimdi Hotel Lamotha House’un kitsch, ucuz, çakma ama (fotolarını görürsünüz yarın filan) acayip sempatik suitine yerleşmiş durumdayız. Yorgunuz.

Bakın yine yorumları cevaplayamayacağız büyük olasılıkla. Kusura bakmayın n’olur, devam edin yorum bırakmaya. Kendimizi celebrity gibi hissediyoruz hem :)

Huzurlarınızdan birkaç Hotel Chelsea fotoğrafı ile ayrılıyoruz.

dsc_01341dsc_01561dsc_01661

7 yorum »

26

Yorum yazar Melda Erçelikcan

08 Haziran 2009 @ 09:51

Metincim,
senin şu hava kararmadan içmeme olayına pek şaşırdım:) hiç yakıştıramadım:)çok canınız çekerse “istanbul’da karardı lan hava” diyip için bence…
şerefe….

27

Yorum yazar Suna

08 Haziran 2009 @ 09:51

Tam gaz takipteyiz biz de.
Bu arada grubu tuttum. Ama anlasilan raki konusunda tembellik etmissiniz.
Asil macera simdi basliyor degil mi?
Yeni yazi ve fotograflari bekliyoruz.

28

Yorum yazar Nalan Başaran

08 Haziran 2009 @ 11:44

Sevgili Metin ve Fikret,
Accaip imrendiğim rotanıza(rakı zaten burda var..:)))
ve yollarda olma haline yazılarınızla eşlik etmek de güzelmiş… Neşeniz bol olsun!
Bu arada aklıma geldi, roka var mı oralarda??
Sevgiler
Tüm gönüldeşlere benden selam olsun.

31

Yorum yazar dilek özgen

08 Haziran 2009 @ 18:28

daha cok fotograf ve video gormek istiyorum/uz

33

Yorum yazar murat

08 Haziran 2009 @ 20:53

:)Sevgli Fikret ve Metin,(gerçi metin beni tanımaz olsun tanışırız birgün:)Görünen o ki insanlar içmeden bile hayatın keyfini çıkarıyor e birde kutsal rakımızı içip tadınca hepten coşuyorlardır.Bu yolculuğunuz bir nevi misyonerlik gibi rakı misyonerliği:) eh mübarek olsun, zevkle takipteyim ve lütfen daha çok foto, oraları daha iyi tanıyalım.

36

Yorum yazar fusun

09 Haziran 2009 @ 08:38

- yahu anlamıyorlardır sizin ingilizcenizi :)…
– “uçan kamyon”u telif vermeden kullanacağım
– tavanda sallanan teyzeye bayıldım, otel çok sevimli görünüyor cidden..
– kaç rakı var yanınızda ?

48

Yorum yazar deniz karabacak

11 Haziran 2009 @ 14:55

Chelsea’in resepsiyonunda hala elleri ile tavuk yiyen ve süper göbekli siyah ağbi mi var?

RSS ile yazılara yapılan yorumları takip edin. Sitenizden geri izleme yapın

Yorum yap

XHTML: Kullanılabilir etiketler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>